1 Şubat 2014 Cumartesi

Günce, Ocak 2014

GÜNCE

Hasan Varol

1 Ocak 2014

Yorgundum, gün içinde dinlenemedim, akşam oldu ve yorgunluk uykuyla geldi kapıya. Baba ocağında olsam da koydum başı yastığa uyudum.

Attila Gür arayıp davet etti, ama yorgundum, gidemedim.

2 Ocak 2014

Dünün yorgunluğunu yatarak atmıştım üzerimden. Kitaplıkta geçen zaman ve bir ara çalan telefon. Yine Atilla Gür, “bu akşam beraberiz” Evet 2 Ocak 2014 akşamı Attila ile birlikteydik. Hatice’nin o güzel yemekleri, mezeleri ile akşamı güzelledik. Güzel kardeşlerimi sevgiyle anmalıyım.

10 Ocak 2014

Atölyede Nazım Hikmet anılacak. Yaşamı ve sanatı üzerine Veysel Çolak konuşacak, şiirlerinden iki usta arkadaşımız kuyacak. İki arkadaşın sesi de şiiri yorumlamaya çok uygun. Önceden dinlediğim için bu beni çok mutlu etti. Ayrıca bir kaval, bir de gitar eşlik edecek ki müzikle daha bir dinlenir hale gelecek şiirler. Karşıyaka Çarşı’daki Kültür Merkezinde güzel bir program sunulacak.

Nazım Hikmet üzerine ben de bir çalışma yapmıştım, dilimiz üstüne söylediklerine değinmiştim. Bu ara Nurullah Ataç’in bir yazısını okudum  “Nazım’dan Armağan” adlı kitaptan. Bu yazı iki yönden aklımı kurcaladı, daha bir önemli olduğunu düşündüm ve yazıyı tekrar okumaya karar verdim. Birisi Nurullah Ataç’ın Nazımla ilgili yazı yazması, dili üzerinde düşüncelerini bildirmesi, ikincisi; “Nâzım Hikmet’in sanatını: “Şair zamanının geçici endişelerine bağlanmamalı, bir ideologianın yayıcısı olmamalı, insanda ebedî olan şeyi aramalı” diye tenkit edenlere, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı öyle sanıyorum ki, susturucu bir cevap olabilir.” (s 15) demesiydi.

(Hazırlayan: Şükran Kurdakul, Kıymet Coşkun, Öner Yağcı. Cem Yayınevi-İstanbul)

Bu yazıyı bu iki yönden değerlendirmek için yeniden okuyacağım. Ustasının elinde Türkçe nelere kadirdir. Nazım bunu başarmıştır.

11 Ocak 2014

Bugün Karşıyaka Veysel Çolak Şiir Atölyesinin yolunu tuttum. Önce sahaflar ve kitaplarla birlikte olup sonra atölye salonuna geldim. Arkadaşlarla merhabalaştık. Biraz vücudum kırgıncaydı. Salon da bir o kadar soğukmuş. Eve döner dönmez yığılıp kaldım. Griptim ve baş ağrısı, burun tıkanması, öksürük…

14 Ocak 2014

İkinci Yeni ismi şiirle ilgilenen herkesin dikkatini çeker, çekmeli. Bir dönemi, yeni bir dönemi duyuruyor bize çünkü.  İlhan Berk: “İkinci Yeni’yi Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet şiirine bir karşı çıkış olarak anlıyorum. Ama yalnız o şiire karşı çıkışta değil İkinci Yeni. Benim içinden geldiğim, orada beslenip büyüdüğüm o günkü Toplumcu Şiire de karşı bir şiir. İkinci Yeni’nin bunlara karşılığı, her şeyden önce bu iki tür şiirin tekdüzeliğidir.  Birinci Yeni şiir, şiirin ilkelerini çok daraltmıştı; şiiri de tek yanlı kılmıştı. Sokağa inmişti ama, sokakla yetinmişti. Toplumcu Şiirse tıkanmıştı, yeni olanaklarla da ilgilenmiyordu; dahası katıydı, bu yüzden de birağızdanlığınçukuruna düşmüştü. İkinci Yeni işte bu tıkanıklığın, tekdüzeliğin önünü açmak, daha geniş alanlara akmak için çıktı. Usun, dilin, bilincin, alışkanlıkların üstüne yürüdü. (…) Bütün bunlar bazılarının sandığı gibi de topluma sırt çevirmek , baskılardan kaçmak için yapılmadı. Şiir adına yapıldı. Zamanla koro halinde söyleyişe, yatağını başka sularla beslemeye, dilini yabancılaştırmaya o da düştü. Şimdi yatağında biraz akıyorsa da, bütün çıkmaz sokakları denemiş, şiirin bütün girdi çıktılarını bilmiş, daha da önemlisi yatağını bütün ayrıkotlarından temizlemiş, kendi olmuş olarak akıyor. Ve bugün Ece Ayhan’la, Cemal Süreya’nın elinde daha bir arınmış, daha bir gür değil mi o ırmak?

(Bu ara İlhan Berk, geçmiş şiiri, “birağızdan” yazılan bir şiir olarak değerlendirir.)

Galile Denizi bu “birağızdanlığın” kırıldığı, yazılan şiire karşı bir tavır alıştır bence. Bu kitaptan sonra daha dikkafalı, daha atak, daha gözüpek olmak gereğini duydum. Böyle bir şiire “Galile Denizi”nde (ki bugün onu çok alçakgönüllü, çok olağan bir şiir buluyorum) “Saint-Antoine’ın Güvercinleri’yle girdim.

(…)

Demek ki yazılan şiire bir karşı çıkmadır bu yönelme. Bir gerekseme. Onu en uçlara götürürken, yine de yeterince gözüpek olmadığım kanısındayım”.  İlhan Berk, Türk Dili dergisi sayı 309, s 526

Bu alıntı, bu konuda bir iz sürülebileceğini, okumaya yol açabileceğini meraklısına iletiyor. Örneğin hemen okuyunuz Galile Denizi’ni. Göreceksiniz.

16 Ocak 2014

Oktay Rifat’ı okurken mutlaka öğreneceksiniz, yeniyi bulmada bir penceredir her bir yazısı onun. “Şiir nedir? Tanımını yapar mısınız?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:

“Nurullah Ataç bir gün bana şöyle demişti: “Otobüs bekledik durakta sözü şiir değildir; ama otobüsler bekledik duraklarda deyince birdenbire şiir oluverir.” “İnsanın insana kulluğu yok edilmelidir, bu çağrı bizdendir.”  sözü şiir değildir. Buna karşılık, “Yok edin insanın insana kulluğunu / Bu davet bizim” sözü şiirdir.  Neden? Çünkü “Otobüs bekledik durakta” sözüyle “İnsanın insana kulluğu yok edilmelidir, bu çağrı bizdendir” sözleri her türlü duygusal yükten yoksundur, kurudur, öbürleriyse heyecan yüklüdür. “Oktay Rifat, Şiir Bir Özdür, Şiir Konuşması ,s 310 Adam Y.

22 Ocak 2014

Şeyh Bedrettin Üstüne en güzel şiiri söyleyiniz derseniz, hemen Nazım’ın destanı aklıma gelir. Bu destan sadece akla gelmekle kalmıyor, bu günlerde “savlı edebiyat” üzerine düşünürken Nurullah Ataç’ın yazdığı bir yazı aklıma geliyor ve Nazım’ı hem yüceltiyor, hem bu “savlı edebiyat” konusuna haklılık veriyor. İş, becerenin elinde yüzakı oluyor, başarılıyor, yoksa beceremeyen hem kendini hem sanatını güçsüz kılıyor.

Nurullah Ataç’ın yazısına değinmeden, eskilerden bir okumayı anımsadım şimdi.  B. Croce’un  Estetik adlı eserinden bir alıntı şöyle başlıyor:

“Sanat, herhangi bir pratik amaca hizmetle koşullanmış ve sınırlanmış değildir. İsterse bu amaç, özel bir felsefi  tarihi, bilimsel gerçeğin, ya da belirli bir duyuş ve ona karşılık olan davranış biçiminin savunması olsun. Propaganda bir kez, sanatın sonsuzluğunu ve bağımsızlığını yok eder; sonra da onu bir amaca araç yapmakla, o amaç içinde yitirir. Böylece propagandanın “belirleyici” niteliğine karşı, sanatın –Shiller’in dediği gibi- “belirleyici olmıyan” niteliği ortaya çıkıyor. Gene buradan anlaşılıyor ki “politik sanat”ın, kötü sanat olduğu kuşkusu haklıdır.

…Nasıl sanat kendine en yakın pratik davranış biçimleri olan öğretim ve propaganda ile karıştırılmamalıysa, belirli etkilerin elde edilmesine yöneltilmiş başka davranış biçimleri ile de haydi haydi karıştırılmamak gerekir. İsterse bu etkiler, haz, eğlence, fayda, iyilik ve doğruluk gibi şeyler olsun. “  Benedetto Croce, Çeviren:Önder  Hancıoğulları

Belkıs Zincirkıran, Metinlerle Edebiyat Bilgisi s 21

Metin çok açık, anlaşılır bir durumda.  Yazdığınız yanlı bir propaganda ise “Propaganda bir kez, sanatın sonsuzluğunu ve bağımsızlığını yok eder; sonra da onu bir amaca araç yapmakla, o amaç içinde yitirir.” Bu kadar açık…

Nurullah Ataç: “Nazım Hikmet’in sanatını: “Şair zamanının geçici endişelerine bağlanmamalı, bir ideologianın yaycısı olmamalı, insanda edebi olan şeyi aramalı” diye tenkit edenlere, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı öyle sanıyorum ki, susturucu bir cevap olabilir. Bu kitaptaki parçaların hepsi de zamanımızın bir fikir cereyanına tâbi olmakla beraber, yine insanın ebedi bir hissini,  tarihin her devrinde rasgelinen bir kaygusunu aksettiriyor; bir parça olsun insaf göstermek şartiyle, bunu inkâr etmek kabil değildir. Harap olmuş, insanları yoksullaşmış bir memleketi, bir fikir uğrunda çarpışanları, ihanete uğrayanların elemini tasvir etmek,  hak bildikleri  bir yolda başlarını vermiş olanlar için ağlamak, insanın “ebedi” hislerinden doğmaz mı? Destanı okuyun, göreceksiniz ki o manzumelerdeki hisleri sizin kendi hisleriniz saymanız için içtimaî veya  siyasî itikatlarına iştirak etmeniz hiç de zaruri değildir. Hattâ daha ileri gideceğim, Şeyh Bedrettin’i Nazım Hikmet’in inandığı fikirlerin değil, onlara zıd fikirlerin remzi diye telâkki edip heyecana kapılmanız kabildir. “Şair, her devir insanlarının tarafından kabul edecekleri, kendi hislerine, hakikatlerine göre tefsir edebilecekleri mythe’ler yaratmağa çalışmalıdır demektir. Şeyh Bedreddin’in Nazım Hikmet’in kitabındaki çehresi ile, böyle bir mythe olduğu söylenebilir.”

Nurullah Ataç, Şeyh Bedreddin Dostum, Nazım’dan Armağan (Yazılar),  Cem Y.

Bir metin, sanatı oluşturma kurallarına uygun elde edilmişse, taşınan kaygılar boşunadır. “Bir propaganda kokacak, yapılan sanat olmayacak, başarısız olacak…” dense de bazan böyle yüzakı metinler ehlinin elinde çıkıyor, bazılarını yanıltıyor. “  “Şair, her devir insanlarının tarafından kabul edecekleri, kendi hislerine, hakikatlerine göre tefsir edebilecekleri mythe’ler yaratmağa çalışmalıdır demektir. Şeyh Bedreddin’in Nazım Hikmet’in kitabındaki çehresi ile, böyle bir mythe olduğu söylenebilir.”

Çünkü Nazım büyük!..

25 Ocak 2014

Atölyeye gitmem bana  yeni kitaplar kazandırıyor. Atölye saatimiz saat 14.00 olunca, öncesi bir güzel sahafları geziyorum.  (Karşıyaka’da Serpil,  Kül, Smyrna…) Bugün Baki Yiğit ile de buluştum. Şiir, çeviri, Wallace Stevens’ten konuştuk. Wallace Stevens kitabını bulmayı çok istiyordum; okuduğum bir yazıda,   Melih Cevdet Anday söz ediyordu Wallace Stevens’ten.  Hemen Türkçe’ye neleri çevrilmiş , araştırdım,  ama sahaflarda bulamadım. Baki, buluruz, demişti, hatta iki yeni sahaf ile tanıştırdı beni ama bulamadık.

Yeni kitaplar aldım elbette, önemli saydığım birisi “Güneşte Ayıklanmış, Melih Cevdet Anday Şiiri.” Hazırlayan Orhan Kahyaoğlu. Özenle hazırlanmış bir kitap. Ne Kitaplar, Dharma Yayınları, Nisan 2004

Orhan Kahyaoğlu’nun, bu yapıtı hazırlamasındaki başlıca amaç; Anday’ın şiir evrenini, sürdürdüğü izlekleri, şiir felsefesini, dilini ve yaslandığı kaynakları olabildiğince açımlamak.”

27 Ocak 2014

Mektuplar oldum olası bana çok içten bir anlatım olarak, insan sıcaklığını taşıyan metinler olarak çekici gelmişlerdir. İlk okuduğum mektuplar aklımda kaldığına göre şiir içeriğinde olan Nazım’ın mektuplarıydı. Şiire heves ettiğim gece üçlere kadar bir lamba ışığında okuduğum yıllardı. Memed Fuat’a Mektuplar, Vala Nureddin’e Mektuplar, Piraye’ye Mektuplar, Kemal Tahir’e Mektuplar,  Orhan Kemal  ile olanı vs. Geçen gün yine sahaftan bir mektuplar kitabı aldım ve gülümsedim, hangi şiir ilişkilerini bulacağım acaba deyip gülümsedim.  Kitap: Cevdet Kudret’e Mektuplar, Ümit Yayıncılık.

İlgimi çeken kişilerin mektuplarını önce okumak üzere başladım, Melih Cevdet’ten okudum ve ilgim Ziya Osman’a kaydı. Ziya Osman, Cevdet Kudret’in şiirlerini okuyup yargılarını yazıyor. Şöyle diyor bir yerde: “Şimdi aklıma geldi: Sabahattin Ali, Dağlar ve Rüzgâr adlı şiir kitabında halk şairlerinin diliyle seninkinden daha çok muaffakiyetli şiirler yazdı. Onlar bile, Sabahattin Ali’nin ruhundan kattıklarına rağmen, tutunamamış bulunuyorlar. Değil mi?

Velhasıl bu vadiye sapmanı bir türlü anlayamıyorum.” Agy  35

İlginç değil mi, oldukça açık seçik “bu yol çıkışlı değil, vazgeç, böyle şiir yazma” diyor. Bu cümleler içten olunca değerlidir benim için.

Bu kitapta Varlık dergisini sahibi Yaşar Nabi Nayır’ın da mektupları var.  Cevdet Kudret’in  “Ağam” şiirini beğeniyor ve “Bu tarzı bırakma, Cevdet” diyor.  Devamında  “Anadolu’nun realitesini ifade etmek suretiyle millî bir tarz yaratabilir, memleketin ruhuna  tercüman olabilirsin” (s 41) diyor. Yıl 1936 ve “memleketin ruhu”ndan , “milli bir tarzdan” söz ediyor. Şimdilerde kaç kişi bu cümlelerin ruhunu anlayabilir, içtenliği, ülkesi için bir şiirin yazılmasını istediği… Onlar bu ülkeyi çok seviyorlardı.

29 Ocak 2014

Saat dokuzu geçerekten kalktım yataktan. Güneş yaz gününü çağırmıştı sanki. Pencereden perdenin içine giren aydınlık bir yaz günü duygusunu yaşatıyordu bana. Bilgisayarıma Ofis 2010 yüklettimdi, merak edip hemen açtım, internette gezinirken Kemal Varol’un Ahmet Erhan ile yaptığı söyleşiye rastladım. Bir iki bölümü beni kışkırttı, yazmam gerekir diye düşündüm. Şu aldığım bölüm ise Ahmet Erhan’ın kendi şiirine dair söyledikleridir.  Bir o kadar güzel de…

“K. Varol  -Geçenlerde Radikal Kitap’ta Orhan Kahyaoğlu’nun son kitabınız Sahibinden Satılık üzerine bir yazısı vardı. Biraz haksız bir yazıydı bana kalırsa.

A.      Erhan  - Aksine, o yazının genelde iyi niyetli bir yazı olduğunu düşünüyorum. Şunu söyleyeyim, eleştiriler elbette ki olacak. Benim hayat felsefesi haline getirdiğim bir düşüncem vardır: Herkes beni seviyorsa kendimden kuşku duyarım. Bu yazılan yazılarda da öyle. Keşke herkes Orhan Kahyaoğlu gibi olsa, ayrıca kimi eleştirilerine de katıldığımı söylemeliyim. Örneğin bütün şiirlerimi ele alarak -bunu tek dergi sayfasında yapmasaydı keşke- bazı şiirlerimde vasatın altına düştüğümü söylüyor, ki doğrudur. 20 şiir kitabı yazmış biri için doğaldır da bu. (İşin tuhafı, ölürüm filân diye şiirleri ayıklamaya başladım bile; yani “Bütün Şiirleri”me almayacağım yığınla şiir var) Rahmetli Ahmed Arif bir gün demişti ki: “Ahmet, bir kitapta 3-4 tane iyi şiir varsa, o kitap iyi bir kitaptır; diğer şiirler o şiirleri besler.”  Ben bu kadar kitap yazdım; iyi de Dağlarca’nın (kaç kitabı olduğunu saymaktan usandım) hiç mi “vasatın” altında şiiri yok örneğin. Orhan’ın ya da diğer arkadaşların anlamadığı şu; Dağlarca örneğini özellikle verdim, (yoksa hâşâ ben onun eline su bile dökemem) ne geliyor aklımıza, ilk kitabı Çocuk ve Allah değil mi? Ben de aynı kaderi paylaştım, nedir o, Alacakaranlıktaki Ülke. Ağzını açan o kitabı 20 defa yazmamı bekliyor benden. Açıkça söyledim daha önce de “benim en kötü kitabımdır” diye. Ben Orhan Kahyaoğlu’nun yazısında en çok “kendini tekrar ediyor” saptamasına takıldım. Yıllardır “bireysel” bile değil, “kişisel” bir şiir, tek bir şiir yazdığımı söylüyorum. Tek bir şiirde de bu geriye dönüşler, tekrarlar (bilinçli ya da bilinçsiz) olur, diyorum. Orhan’ın bunu anlaması gerek. Bir de vasat şiir- kült şiir gibi saptamalar var. Bunu neye ve kime göre belirleyeceğiz? Ölçütümüz ne? Neyse, ciddiye almış yazmış, eline sağlık. Samimiyetle söylüyorum, bütün eleştirilerini ciddiye aldım.”

Kendisiyle bir hesaplaşma,  dertleşme. Ama bize de duyuran, bizim de yaşadığımız…

*

Öğle.

Bir yazı okudum ama yazıdan ve yazandan değil de şu alıntıdan söz edeyim. Oldukça güzel bir içeriği var. Zaman zaman bu durumu yaşamış  olabilirsiniz. İşte: “Martin Heidegger’in sık sık andığı (özellikle Kastner ile olan yazışmalarında) bir söz vardır. Paul Valéry’nin bir sözüdür bu: ‘Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır.’ [‘Qui ne peut attaquer le raisonnement, attaque le raisonneur.’]. Kişinin entelektüel donanımı ve düzeyi, eleştiriyi yanlışlayacak, çürütecek ya da geçersiz kılacak, kısaca onun üstesinden gelebilecek çapta değilse, işte o zaman, düşünceye değil, o düşüncelerin sahibine, düşünen’e yöneltir saldırısını.”

Düşüncenin üstesinden gelemeyen…

Akşamüzeri.

Kalkıp Talat Aydilek’e gittim.  (Atatürk İl Halk Kütüphanesi Müdürü Konak –İzmir.) İkimiz de Manavgat doğumluyuz. Kendisi Manavgat Halk Kütüphanesi Müdürü idi, sonra Antalya , oradan  İzmir’e bu kütüphaneye geldi. İyi de etmiş, oğlu burda, kızı burda okuyor.  Ordan burdan konuştuk, şiirden, kitaptan konuştuk; Türkiyede kitap okunmasından, öğretmenlere düşen görevden konuştuk… Haftada bir Pazartesi saat ikide kitap tanıtımı yaptıklarını söyledi. Önümüzdeki Pazartesi  kütüphanede olacağım, bu beni çok sevindirdi. Sonra kalkıp İzmir Milli Kütüphaneye uğradık, sayın müdürümün güzel çayını içtik.