Günce
4 Şubat 2014
Cevdet Kudret’e Mektuplar’ı okuyorum. Ne güzel mektuplar var, sımsıcak, iyi ki almışım, iyi ki yaşamış ustalarım ve yazmışlar; bizler de okuyoruz. Çeviri ve tiyatro üstüne Sabahattin Eyüboğlu şöyle diyor Cevdet Kudret’e:
“Bendeki Fransızca çeviri, bütün uzmanların çevirileri gibi, sadık ama çirkin, asık suratlı kadınlar gibi. İlk cümle üstündeki deneme bir saat kadar sürdü; yine de, kocasını biraz aldatan ama yüzüne bakılır bir kadın yaratamadım:
İşte geldik bir uzak ucuna dünyanın;
İskitler ülkesinin ıssız bir çölündeyiz…
Hem Aiskhylos’un havasına gireceksin, hem de çağdaş insanca ve Türkçe konuşacaksın; üstelik her sözünün bir oyuncunun ezberleyip sahnede, kendi sözüymüş gibi yadırgamadan ve yadırgatmadan söylemek zorunda kalacağını hiç, ama hiç aklından çıkarmayacaksın. Zor, ama zor olduğu kadar da tadına doyulmaz bir iş bu. İnsan değişik ve çağlar ve değişik insanlarla bir şölende buluşur gibi oluyor ve belli bir dili konuşanlardan daha çok varıyor yaşadığı dünyanın tadına. Çeviri zorlaştıkça bir başka zenginlik, derinlik kazanıyor insanın insanlığı, yaşantısı.”
Bir alt paragrafta dil üstüne şunları söylüyor, tiyatronun dili üstüne Cevdet Kudret’e katıldığını da belirterek:
“…halkın o günkü diliyle, ama elbet halkın, Sıvas’ta, Erzurum’da, Trabzon’daki değişik köy ağızlarıyla değil, Nazım gibi, Orhan Veli gibi, Dağlarca gibi halktan yana şairlerin çağdaş ve toparlayıcı ağızlarıyla. Gereğinde konuşmalara bir zaman ve yer çeşnisi vermek, dediğiniz gibi, sanatçının usturuplu bir iki eski zaman ya da başka yer deyişiyle başarabilecek sakıncalı ve kıldan ince bir usta işidir. Tiyatroda marifet Fatih’i kendi konuştuğu gibi konuşturmak değil, kimseyi yadırgatmadan kendi çağımızın diliyle konuşturmaktır. Shakespeare’in en büyük başarısı da budur belki. Bunu yaptığı için büyük tiyatro adamı oldu demek istemiyorum, ama büyük tiyatro adamı olduğu için demekten çekinmiyorum.
Bence tiyatro herşeyden önce bir bakıma şiirden bile daha çok, söz sanatıdır. Söz en büyük etkinliğine bu sanatta ulaşıyor.” Cevdet Kudret’e Mektuplar, s 182, Ümit Yay, 1995
Eee işi bilenlerin elinde söz tatlı ve öğretici oluyor, bal gibi tatlanıveriyor.
5 Şubat 2014
Güneşli bir İzmir günü. Balçova2da güneş doğa Kent’te güneyden geçiyor. Güneye bakan balkonlar pencereler güneşi içine çekiyor. Gündüz güneşli gece beş derecelere düşen bir ayazlı gece. Yıldızlı gece. Balçova’da termalin olması evleri kömür kokusu olmadan ısıtması bir nimet bir güzellik!..
Geliri ne kadar insanların hepten bilinmez ama Kipa, Koçtaş, Palmiye, Agora, Best, Media Market gibi büyük işyerlerinin olması, aranan bazı şeylerin kolay bulunması bir güzellik. Paran varsa alacaksın tabii. Yoksa seyret, için gitsin…
Çizgi Kitabevi Sahaf’tan söz etmiştim daha önce, benim en çok uğradığım yer, fırından sonra orasıdır herhalde. İyi ki var. Bazan sahafları tanıtan blog açayım diyorum, ama yapamadım bunu. Bu sahaftan neler almadım ki, onca şiir kitabı ve tiyatro kitapları; Ezgiler Ezgisi, Zoraki Hekim, Batı Yakasının Hikayesi, İki Başlı Kartal, Lady Wındermere’nin Yelpazesi, Bir Çuval İncir, Dünya Gözüyle, Gece gibi oyunlar. Bazılarını okudum ve çok sevdim.
10 Şubat 2014
Bir ilk kitap genellikle yazarını ele veriyor, derler. Bu şiirde de, öyküde de, romanda da böyle. Genelde bu sav doğrudur diyenlerdenim.
D.H. Lawrence’yi hep merak etmişimdir. Edebiyata ilk olarak şiir yazarak başlamış; roman, deneme ve öykü alanında pek çok yapıt vermiş.
İlk kitap dedim ya, bende ilk kitabını bulunca D.H. Lawrance’nin, bu büyüye bakmak için, ilk kitabı olan Ak Tavus Kuşu’nu okumak için aldım. Ak Tavus Kuşu’nu çeviren: Burcu Yalçınkaya. Kitabın önsöz bölümünde: “Dünyaca ünlü kişilerin ilk kitaplarına karşı özel bir ilgi vardır. Çok az okuyucu; hiç bilinmeyen bir yazarın ilk kitabına sakladığı korku ve umutların, kitabın ilk çıkışından sonraki hayal kırıklıklarının, kitabın bir ilk belirsizlik yolunda ilerleyişinin ve yazarın üne karşı bir yandan önyargılarla bir yandan da ilgisizlikle savaşıp yolunu bulmasının farkındadır ve bir kitabın böyle bir dönemde yazıldığını aklına getirir.” Richard Aldington.
D. H. Lawrance, bu kitabı üç yıl boyunca dört kez yeni baştan yazmış. Eh, okunmaya değer bir emek bu.
12 Şubat 2014
Sanırım iki yıl oldu, benim şu şiir atölyesine gitmelerim. Atölyenin önemi konusunda detaylı yazılar da okudum bu ara. Önemini biliyorum artık. Romancı Marguez ne demiş bu konuda; aktarayım:
“Edebiyatın öğrenilmesi gereken bir bilim dalı olduğunu, yazılan her öykünün altında yüz bin yıllık bir edebiyatın yattığını, bu edebiyatın da ancak alçakgönüllü bir yaklaşımla öğrenilebileceğini unutmamalıyız. Tevrat’tan beri yapılagelen bu işi sürdürmek istiyorsak, bu yolda yürümek istiyorsak, hangi çağa vardığımızı, insanlık tarihinin hangi noktasında bulunduğumuzu kestirmek için, bu alanda neler yapıldığını, on bin yıl öncesine kadar, büyük bir alçakgönüllülükle incelemek zorundayız. Kısacası, edebiyat üniversitelerde değil, öbür yazarları okuyarak öğrenilir.” s 407 Böyle diyor Marguez usta.
*
Dönüp dolaşıp M.C. Anday’a geliyorum bazen. Yazılarını günlük okumak istiyorum. Okumuş olsam da beni sıkmıyor, sarıyor. Tekrar tekrar okuduğum yazıları var, yine de okumak...
Şiirde iyi bir iş yapmak... her şair iyi bir iş yapmak, iyi bir şiir yazmak ister elbette. Buna kimin şüphesi olabilir. Eliot: İyi bir iş yapmak isteyen ozan için serbest nazım diye bir şey yoktur” diyor. M. C. Anday da bu söz üstüne:”Hiçbir ozan kendini özgür sayamaz işinde, onun çalışması hep sıkı bir düzen içinde geçer, başka bir deyişle, ozan bu sıkı düzen içinde, bu sıkı düzeni yenerek başarıya varabilir ancak. Hiç kuşkusuz, ölçü-uyak bahsi de belli bir düzeni temsil eder şiir sanatında, bu düzene uyularak çok güzel şiirler yazılmıştır bütün dünyada. Ama gene de güzelliğin, şiirsel güzelliğin ölçüden uyaktan yaratıldığı söylenemez.”
Öyle ya biliriz, Eski Yunanlılar (örneğin Homeros) uyak kullanmamıştır. Zamanla güzel zamanla okunamaz düzeyde şiirler yazılmıştır ölçülü ve uyaklı. Kimilerinin “kimi sözcüklerin, şiir yüklü olduğuna inanılmasına benzer. Oysa böyle ayrıcalıklı hiçbir sözcük yoktur” diyor yine M. C. Anday. Devamla: ”İmdi sözcükler, ölçüler, uyaklar, benzetmeler, imgeler ancak ozanın kurduğu ve sıkı sıkıya uyguladığı düzen içinde şiirin ortaya çıkmasına yardımcı olabilirler. Kendini hiçbir düzenle bağlı bulmayan ozan özgür değildir, bu yüzden de özgün şiiri yaratamaz. Ozan özgür olarak başlamaz işine, işini bitirdikten sonra özgürlüğe varabilir.”
Burada anımsamakta yarar var: Ölçüsüz uyaksız olsa bile her şiir kendi disiplinini getirir, bunsuz şiire yaklaşılamaz.
Şiiri sözcüklerle kuracağımıza göre, bir şiir söyleyeceğimize göre “Sözcükler yalnız anlam bakımından değil, getirdikleri bütün sesler, ritm ve uyum açısından seçilip sıraya dizilecektir ve bu süreçte, deney gibi en doğru yolu gösteren yanılmaz bir ölçütten de söz edilemez; kararı verecek olan tek başına ozandır.”
Öyle ya şair, birikimine, yeteneğine göre bir sözcük dizimi yaparak dizesini oluşturacak sıkı bir disipline ihtiyaç duyacaktır. Bunu da bir biçimi başararak yapacaktır. O zaman “bütün sanatlar gibi şiir de bir “biçim” işidir” Şairin işi bu biçimi bulmak, kurmak, oluşturmaktır. Şairi şair kılan da işin bu yanı olsa gerektir. (Aldanma ki kitabının sayfa 44’deki yazı bana bunları not ettirdi. C. Anday’ın.)
13 Şubat 2014
Zaman zaman bir kitabı arka yazısından kısaca bir değerlendirmeye tutar alırım, ilerde okurum diye. Adnan Benk’i Çağdaş eleştiri dergisinden M.C. Anday ile bir söyleşiden anımsıyorum, dergi de var evde. Ama bu kez “Çağdaş Eleştiri Söyleşiler Yazılar” adlı kitabını Doğan Kitap’tan buldum. 1.baskı, Şubat 2001. Oldukça hacimli, olsun, ilerde okurum deyip almıştım. Eh, okumak bugüne nasipmiş. Söyleşiler bölümünden “Edip Cansever ile Yaşamı Besleyen Ölüm Üstüne” adlı söyleşiyi okudum, severek okudum.
Birer cümlelik güzel şeyler de var ama ben bir konuya değineceğim, ondan öğrendiğimi aktaracağım size. Önce bir iki cümle aktarayım gene de.
“Yani ben şiirimin çok çeşitli anlamlara gelmesini istemem. Neyi söylüyorsam tam yerini bulmasını isterim. Bu kadar salt şiirden yana değilim. 134
“Ben bazı şiirlerimi arka arkaya yazar, resim sergisi gibi düşünürüm.” S 136
“Bir şairin işi, bir yerde kuramı da bozmaktır.” 137
“Bir şiir, içindeki nesnelerle, içindeki yaşam biçimleriyle, ilişkilerle ve daha bir sürü ögeyle oluşturulur.
“Örgü, doku dediğimiz bu işte.” 138
“Sen demin müzik kattın, ben renk diyorum, hatta belirli bir konusu var, korkunç jestleri var şiirin diyorum. Ben şiirin yaratıldıktan sonra çok önemli bir yaşamı olduğuna inanan bir insanım.” 138
“Çünkü şiir hiçbir zaman ayrıntı değildir, hatta sanat hiçbir zaman ayrıntı değildir. Ayrıntı vardır ama görünmeyen, silinmiş ayrıntılardır. Resimde de bu böyle... Bu ayrıntılar silindikten sonra kalan şeydir resim. 139
“Şiirin bitişi yalnız anlamına da bağlı değil. Şiirin bir de ses olarak bitmesi, tamamlanması var.” 141
“Belli bir düşünceden hareket etmem, çünkü düşünce şiirin kendisidir.” 143
“Çok ortada bir söz vardır: iyi duygularla iyi şiir yazılmaz. Şiirle birtakım duygular çıkarılır ortaya.” 144
“O dekoru ben, nesnel karşılığı dekora dönüştürerek anlatmaya çalıştım. Yoksa “nesnel karşılık” kuramıyla ya da o sözün anlattıklarıyla yetinmem gerekirdi. “152
“Şiir elbette bir soyutlama işidir ama eninde sonunda somutlama işidir.” 152
“Çok güzel bir şiir görürsem, çok beğendiğim bir şiir görürsem, birkaç kez değil, çok okurum. Buradaki büyünün, buradaki gizin ne olduğunu iyice anlamaya çalışırım.” 162
“Şunu söyleyeyim yeri gelmişken, ben şiirden çok romandan, öyküden, oyundan etkilenmişimdir. Acaba bu benim yaradılışımdan mı geliyor diye düşünmüşümdür. Neden bazen ben uzun şiirler yazmadan edemiyorum. Hatta bazı şiirlerimde öykü ögesi de var, oyun ögesi de var, diyaloglar da var düpedüz.” 163
Şimdi biraz daha uzunca bir alıntı ile Edip Cansever’i daha bir tanıyorum.
Adnan Benk: “Her biçimlendirme gibi, bu da görece ve saymaca. Ama, şiirdeki gizli biçimi, dolayısıyla da anlam yapısını, daha bir açıklıkla sezmemizi sağlayabilir. (...)”
Edip Cansever: Sesi birleştirerek biçimin üstüne bir örtü çektin. Benim için şaşırtıcı bu, böyle bir soru beklemiyordum. Ama öteden beri düşündüğüm bir şey var, burada ne kadar geçerlidir, bilmem, ama istersen onu açıklamaya çalışayım. Son çalışmalarımda şiirde dış ses ve iç sese çok önem vermek istemiyorum. Dış ses dediğim, uyak, ses benzerlikleri, vb... İç ses ise, bir dizeden öbür dizeye kıvrılırken, dizelerin bitimindeki ve başlangıcındaki seslerin uyumu. Örnek olarak söyleyeyim: Orhan Veli, “Dalgacı Mahmut” şiirinde: “İşim gücüm budur benim” diyor. Üç “m” var, bu bir iç sestir, aynı zamanda, tek dizede olsa bile ya da Behçet Necatigil’de “Çok çiğ çağ”, “ç”lerle sağlanan bir iç ses biçimidir. Bense son günlerde şöyle düşünmeye başladım: şiirin içinde sesi gezindirmek. Elimden gelse uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri attıktan sonra ne getirebilirim yerine? Ben şiirde akustik diye bir şey düşünüyorum, ses dağılımını düşünüyorum: şiiri bir yapı, bir mimarî olarak ele almak, seslerin dağılımını, tıpkı konser salonundaki gibi şiirsel yapıda dağıtmak ve ortaya çok değişik bir ses çıkarmak. “ 127
Sürüp gidiyor. Edip Cansever’i daha bir tanımış oldum bu okumamla. Bu notlarımı da arada bir tekrar okurum, hatta olmazsa kitaba döner okurum.
15 Şubat 2013
“Edebiyat, bu bilinçsiz hayatın yükünü azaltan bir zevk aracıdır, bir uyuşturucudur,” der, Kafka.
Ne ki edebiyatın uyuşturuculuğu, zararsız, giderek yararlı bir işlevdir. Çünkü sanatın görevi, yaşamın alışılagelmiş kabuğunu çatlatmaktadır. Daha üstün bir gerçekliğin çağrısını ve umudunu getirmektir.
“Sen ey iyiliksever sanat, nice sıkıntılı saatlerde,” diyen Schubert ile birlikte duygulanmamak elde mi?
Ya peki sanatın, okumanın şiirsel tadı?
“Sana yeni şarkılar söylemeliyim / Yaralı bir ceylanı ısıtan baharın gelişi gibi” diyen şairle gelmez mi?”
Dinçay Peker ( M. Sanat Dergi)
24 Şubat 2014
Sevgili Baki Yiğit ile Karşıyaka’da (İzmir) buluşup şiir ve çeviri konuştuk. Bazı şiirlerimi çevirmişti, onlar üzerine bilgi aktardı. Sonra bazı sahaflara uğradık. Eski kitap kokusunu o da ben de seviyorum. Bazı eski kitapları inceledik, şiire değindik, bazı şairleri andık. Anka Sahaf’tı sanırım, güzel kitaplar var orada, bir başka gidişimde iyice bakacağım.
26 Şubat 2014
Mehmet Büyükçelik’in aramasıyla Alsancak’a Veysel Çolak Şiirini dinlemeye gittim. Barış Derneği Salonunda Cevdet Yüceer yönetiminde, ilk sunumu Dizdar Karaduman sundu Veysel’in son kitabı üzerine. Yararlı oldu. İkinci sunumu Nesrin Z. İnankul yaptı Birkaç kuş birkaç anı üstüne. Ve tartışmalar… Yine de yeni pencereler açıldı sevgili Veysel’in şiiri üzerine bende. Güzeldi.
28 Şubat 2014
Aydınlık Kitap Dergi’de Yusuf Alper İncir Kuşu (Toplu Şiirler) üzerine yazmış, mutlu oldum elbette. Gün boyu Ölü Canlar’ı okudum. Gogol büyük!