1 Ocak 2015 Perşembe

Aralık 2014 Günce

 Günce

16 Aralık 2014

İçtenlik mi aradığımız ya da yazmak açısından karıştırdığımız bir konu mu var, şair yazarken dili kullanır, dilin kurallarıyla yazar ise şu anlatacaklarımı bu açılardan değerlendirmeliyiz.

M.C. Anday “İçtenlik Açısından” yazısında, “Onu şiirleri ile özdeş sayabilmek için, … Daha doğrusu, o şiirlerde ozanı bulacağız da, ozanla kişiyi bir sayıp saymayacağımızı bilemeyeceğiz. Sanki burada, içtenlikten daha başka bir mekanizma ile karşıkarşıyayızdır. Buna içtenliğin taklidi diyebiliriz. “Fahriye Abla”da başarılmış olan buydu, oysa içtenlik sayıldı.”

Divan şiirinde içtenlik aramak boşunadır. Bunu rahat söyleyebiliriz.

Anday’ın söylediklerine devam edersem: “Çünkü şiirde ne yapılacaksa sözlerle yapılacaktır; ruhumuzdaki bilinmeyen duygularla, duygu zenginliği ile değil.”

Sözü açığa çıkaran dil ise, yazıya geçiren dil ise, yapılan dille elde edilecektir.

Buradan belki de şu sözlere geçmek söylediklerimizi daha bir açığa çıkaracak anlaşılır kılacaktır.

“Ozan her insan gibi duygulanır, duygular taşır; ama bunlardan ötürü ozan olunmaz. Bizi şiirlerdir duygulandıran, ozanlar değil. Ozan şiirinin anlaşılması herkes için kolay olmayan düşüncesi ile şiir düşüncesi  ile özdeştir. Bütün şiirler lirik değildir. Orhan Veli’de çok azdır lirik şiir, oysa ozanımız çoğun karıştırılır şiirleriyle.

Şiiri seven bir hanım ahbabım, kolları Bağlı Odysseus’daki bir dizeye takılmıştı.

Sevgisiz yaşayacağım sevgiyi

dizesine, “Ne diye sevgisiz yaşayacakmışsın sevgiyi” diyerek sitem etmişti bana. Oysa onu söyleyen bendim, yaşayan değil.”

Çok ince canalıcı bir nokta var burda, şair her söylediğini yaşamış mıdır ki, Anday’ın ahbabı kadın gibi bir soru ile “ne diye, neden” diye sorabiliyoruz. Şair yaşamadan da söylemiş olamaz mı, yaşadığı için söylediği gibi. Her söylediğini “yaşamış” kabul edemeyiz demek ki şairin. Anday da bunu kanıtlıyor, bunu söylüyor.

Duygu ve şiir konusuna bir de Orhan Veli üzerinden değinelim isterseniz burada.

“Gerçekte duygulu bir kişi olan ama şiirin duyguyla yazılmaması gerektiğini düşünen Orhan Veli eski edebiyatımızdaki hasta, romantik ve gözü yaşlı duygululuğu, daha doğrusu, duyguculuğu yıkmak için duygularını tutar, hatta onlarla eğlenir.

“Sevdaya mı tutuldum?” şiiri bu açıdan ilginç bir örnektir:

Benim de mi düşüncelerim olacaktı

Bende mi böyle uykusuz kalacaktım,

Sessiz sedasız mı olacaktım böyle?

Çok sevdiğim salatayı bile

Aramaz mı olacaktım?

Ben böyle mi olacaktım?

Bu şiirde, şairin, kendisi yaşamışçasına anlatmasına karşılık, “şiirin öznesi (salatayı hiç sevmediği bilinen) Orhan Veli olmasa gerektir. Çünkü şiirin amacı, şairin başından geçen aşk serüvenini iletmek değil, duyguculuğun yol açtığı aykırılıkları, gülünçlükleri onun aracılığıyla ortaya koymaktır.” Orhan Veli, A. Bezirci, s 76 Altın Kitaplar

Orhan Veli özel yaşamında söylendiğine göre salatayı sevmemektedir. Oysa şiirde;

“Çok sevdiğim salatayı bile

Aramaz mı olacaktım?”

demektedir. O zaman her yazılanın şairce yaşandığı ya da öyle düşünülmesi gerektiği havada kalmaktadır. Şair, sözcüklerle bir yaşam iklimi, samimi, içten bir anlatımla şiirini kurmaktadır, biz onu gerçekten yaşanmış, “yaşanmış” sanmaktayız. Şairce, içtenlik “ozanca becerilerle” yaratılır. Şiir bir dil gerçekliğidir, dil ile yapılmıştır yapılan.  

24 Aralık 2014

Türkçenin özgün ozanlarından Türkçeyi tüm incelikleriyle kullanan, çok sevdiğim Behçet Necatigil üzerine bazı değerlendirmeler okudum. İrkildim. Onca şiirini düzyazılarını okudum ve Türkçeyi ne kadar iyi kullandığını biliyorum. Ama yıllar önce Behçet Necatigil üzerine yazılar yazılmış, ilginç bulduğum bu yazılardan ikisini alıntılarla günceme almak istiyorum. İlk yazı Attila İlhan’ın. Bildiğiniz gibi Behçet Necatigil “evler” şairidir, evler şiirleriyle anılır çokça. Bakınız Attila İlhan ne diyor:

“Tabiatı alıngan, duyarlığı yüksek olan şair, şiirlerinde nedense büyük bir duygu yoksulluğu içindedir. Bunu kendisi de anlamış, şöyle diyor: “Yazdıklarımı duymak- Belki yalnız bana vergi”. Bu, galiba doğrudur. Yazdıklarını anlıyoruz, okuyoruz, fakat duymuyoruz. Mısra ve bend yapıcılığında kullandığı yöntemin gık dedirtecek derecede tekdüzeliği (ikişer kafiyeli bitmez tükenmez dörtlükler) ritm zayıflığı gibi diğer kusurlar bu duygu noksanlığını çoğaltıyor; okuyucuya, kısır bir şair karşısındaymış hissini veriyor.” Gerçekçilik Savaşı, Yazko Y. S 199 (Bu yazının Kasım 1953’te yazıldığını ekleyelim.)

Paragrafın son cümleleri “beğeni”yi ortaya koyuyor ve “kısır bir şair karşısındaymış hissini veriyor” demekte Attila İlhan.

Şimdi de Cemal Süreya’nın Behçet Necatigil’i “Evler” şiiriyle sevdiğini, beğenisini kazandığını şu sözlerden anlıyoruz. Cemal Süreya da 1980 yılında yazmış “Üzgünüm Leyla” adlı yazısını. İşte:

“Dünyada o. Bir sokakta oturuyor. Evinin numarası var. Mahalle muhtarından konut bildirimi çıkarıyor. Şiir, tedirgin, çekingen, bezgin, yalnız adamın şiiri. İlk çalışmalarında Cahit Sıtkı yoluyla, hececilerin etkisi altında. Divan şiirinden parodiler getirmeyi de seviyor. Bu ona kendine özgü bir eğleni havası da kazandırıyor.  Çevre’de, özellikle de Evler’de. (…)

“Güzelim tevriyeler! Divan şiirini yarı yarıya, onlardan bol bol yararlandığı için severim.” Gerçi Evler’ de de Kareler’in ilk tasarımı vardır; ama orada insancıl hatta toplumsal bir kaygı içindeydi. (…)

Ama ben kendi payıma, yine de Evler’deki Necatigil’in tiryakisiyim. Yüzüne en çok benzeyen şiirler onlar. Burdan şu çıkıyor: Okur şairin yüzünü hiç görmemeli.”  Cemal Süreya, Aydınlık Yazıları Paçal, Kaynak Y. S 10

Görüldüğü gibi Cemal Süreya, “ben kendi payıma, yine de Evler’deki Necatigil’in tiryakisiyim” demekte. İki paragrafın ne kadar farklı değerlendirmeler yaptığını çok açık görmekteyiz. Peki, Attila İlhan’ın olumsuz bakışı Behçet Necatigil’i yok saymamıza yetiyor mu? Cemal Süreya’nın güzel bir cümlesi var, onu buraya almalıyım: “Okur eleştiriden değil, yapıttan çıkış yapmalıdır. Ama yapıttan sonra da mutlaka eleştiriye eğilmeli, hiç değilse kulak kabartmalıdır. O zaman doğrudan doğruya kendisinden çıkış yapmış olacak, eleştiride de kendisini sınamış bulunacaktır.” age s 18

Okur, yapıttan çıkış yapmalıdır, ama belli ki bir birikime de sahip olmalıdır.

26 Aralık 2014

Ataç’ın şiir üzerine tüm yazılarını okuyordum, “zihin faaliyet içinde” gibi bir cümle dikkatimi çekti.

Yazıda, Paul Valéry’in ve Stéphane Mallarmé’in “her tesadüfin dışında” yani ilham ve vd ‘leri kastedilerek, her türlü tesadüfin dışında şiir yazdıkları vurgulanıyor. “Onlar, ‘her türlü tesadüfin dışında’ çalışır ve eserlerinde gerçekten mısra olmayan bir tek satır yoktur” demekte. agy

S 206

Buradan Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir yazımına geçiliyor, onların da aynı yolda çalıştığı, bu yolla şiir yazdıkları vurgulanıyor. “Şüphesiz Yahya Kemal de Ahmet Hamdi de bir manzume üzerinde haftalarca, aylarca, yıllarca çalışmıyorlar. (…) Hayır, zihin faaliyet içinde…Seri hâlinde iş görmemeye, her parçaya ayrı ayrı çalışarak ona hususiyet vermeye çalışmış, kendi kendine onunla uğraşıyor.”

Demem o ki, bu şairler yirmi dört saat şiiri düşünüyorlar, zihinleri hep şiirle yazdıklarıyla meşguldür.

Gündüz düş görme halleri devam etmektedir.

Ataç’ın  “İş olsun diye” adlı yazısında:“Şairin, bahsettiği şeyleri, bilhassa edasını başkasından almamış olması şarttır; fakat o hisleri gerçekten mi duydu, yoksa ancak tasavvur mu etti burasına karışamayız. O hisleri gönlünde duymamış olabilir, asıl lazım olan onları dimağında duymuş, yaşamış olmasıdır.” diyor s 207 age.

“Bilhassa edasını başkasından almamış olması şarttır” şairin Ataç’a göre.

27 Aralık 2014

Dün aldığım Aydınlık Kitap dergiyi bugün okuyabildim. Aldığıma da sevindim.

Ülkü Tamer, Attilâ İlhan’dan söz ediyor ya, o yazının ilk bölümü beni etkiledi. İyi yazarlara öykünmek, onlardan etkilenmek hele hele genç bir şair ise hoşgörüle. Bunu çok güzel dile getiriyor Ülkü Tamer. O yollardan geçtiği için şimdi makbul bir şairdir o. İlk şiirinin böyle bir şiir olduğunu yazıyor:Lucia.

Ne diyor Ülkü Tamer:

“Lucia’nın temelinde Pia yatıyordu. Attilâ İlhan’ın ünlü şiiri. Asaf Hâlet Çelebi’nin Mariyya’sı, Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı vardı. Benim Lucia’m niye olmasın! Bu özentiyle yazmıştım onu. Ama o özentiye yoğun bir de etki karışmıştı: Pia, Attilâ İlhan’ın şiirini ezberlemiştim. (…) Şair olarak ona çok benzemek isterdim o yıllarda.” s 3 (Aydınlık Kitap Dergi 26 Aralık 2014 Cuma).

Akşam saat 17.00’de Karşıyaka’da Çarşı Kültür Merkezinde Orhan Veli programına katıldım. Katılım çok iyiydi, program içeriği de. Konuşmacı çok olunca zaman darlığı oldu elbette. Bu da bende sitres yapıyor, ama gene de Orhan Veli’nin yazdığı yergilerden örnekler sundum. Aşağıdaki okuma derlemelerimi sunamadım, dedim ya, zaman darlığı… İşte bir de başlık koydum ve sizlerle paylaşıyorum:

ORHAN VELİ’Yİ YAKINDAN TANIMAK

Hasan Varol

Savaş Dinçel, Mücap Ofluoğlu’dan duyduğu bir anıyı şöyle aktarır:

Orhan Veli ile Sait Faik’in işi gücü yoktur. Can sıkıntısından Eftalikus kahvesinde oturup her gün birer Cumhuriyet gazetesi alarak bulmacalarını çözerler. Bulmacayı kim önce bitirirse ötekine rakı  ısmarla yacaktır. Fakat Orhan Veli her gün Sait Faik’i yenmektedir.

Sonunda Sait Faik isyan bayrağını çeker, “Nasıl beceriyorsun lan, her gün rakıyı bana ısmarlatıyor sun?” der demez, Orhan Veli, sakin bir biçimde yanıtlar: “Çünkü Cumhuriyet’in bulmacalarını ben hazırlıyorum.”

Çok zeki bir kişidir Orhan Veli.

*

Orhan Veli’yi tam tanımıyoruz,  bilmiyoruz; bildiğimi sanıyordum, en azından ben bilmiyordum.  Bütün yazdıklarıyla söyledikleriyle bilmiyoruz, o çok okunan şiirleriyle  bildik sanıyoruz.

*

Orhan Veli bir yandan Hececiler’in, bir yandan Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in, bir yandan da Nazım Hikmet’in şiir anlayışına tepkide bulunur. (Asım Bezirci, Orhan Veli, Altın Kitaplar, s 135)

150 yıllık durgun bir şiirde “Eski edebiyatın öğrettiği her şeyi, çeşitli sanatlarıyla bütün bir geleneği atmak tutkusu” içindedir. (36)

Oktay Rifat: “Orhan Veli ne yaptı?” sorusuna, göğsümüzü gere gere gerilikle savaştı, diyebiliyoruz; geriliği çoğu yerde de alt etti.” der. (Şiir Konuşması, YKY, s 99)

*

“Aslında Orhan Veli’nin bütün şiirleri eski şiire birer yergidir desek yeri. Ama ters yönden de olsa yine eski şiirden çıkar bunlar. Bu yüzden iyice formalist bir yapıları vardır. Güzelliklerini, değerlerini, hiç değilse tuhaflıklarını yüzde yüz eski şiirden alırlar. Sözgelimi “Kitabe-i  Seng-i Mezar”ların varlık gerekçesi eski şiirlerin genel tutumuna bağlanır: “Lapinaların en hârelisi”, Ahmet Hamdi’nin “Minarelerin en ilahisi” mısraı ile  eğlenmektedir. “Rakı şişesinde balık olsam”, “Göllerde bu dem bir kamış olsam”ı yıpratır.” (Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, Toplu Yazılar 1, YKY,  s 116)

*

“Bizi sol mu sanıyorsunuz? Evet, soluz. Ama sol ne demektir? Memleketin kötülüğünü isteyen insan mı demektir? Hayır. Olsa olsa, memleketin de bütün insanlıkla beraber, daha ileriye gitmesini isteyen insan demektir. Memleket olsun, insanlık olsun ileriye, ileri fikirlere inanmak, o fikirleri savunmakla gider. Her memleketini savunan kişi, her memleketini seven kurum bu işe karışmak, bu yolda savaşmak zorundadır.” Orhan Veli (Yaprak dergisi, 1. 6.1950)

*

Nurullah Ataç, Orhan veli için: “Devrimci bir şairdi, şiirde devrim yapan bir şairdi Orhan Veli” der. (Dergilerde TDK, s 107)

*

“Şu da bu da öz Türkçeden yana, ben de öz Türkçeden yanayım. Ama şiirlerimde kelime denemeleri yapmıyorum, yapmıyoruz. Bunun birçok sebepleri var. Başta şu hatıra gelebilir: Bizler şiirimizi halkın konuştuğu dille yazıyoruz. Dil davası ise konuşma dilini aşıyor. Okulda öğretilen kültür diline dayanıyor. (…) Dava daha çok üçgen mi diyelim, müselles mi diyelim davasıdır. E… şiirde ne müsellesin  yeri var, ne de üçgenin… Yeri gelirse elbet üçgen derim.” Orhan Veli. Şairin İşi, YKY, s 380

Görüldüğü gibi alıntıların yapıldığı kaynaklara gidilip okumalar yapılırsa karşınıza şiir için Türkçe için canını veren devrimci bir Orhan Veli çıkar karşınıza.  

Bu tür yazılarımda hep şunu düşündüm, alıntıların kaynağına git ey okuyucu; ben eksik, yanlış düşünebilirim, yanlış yorumlamış olabilirim, yazının aslına git ve oku, özgürce karar ver.

Zaman yetersizliği nedeniyle bu okumaları yeterince aktaramadım Karşıyaka Çarşı Kültür Merkezi’ndeki programda.

Sevgili İsmail Biçer, bana iki kitap gönderdi: “Gezi Direnişi Şiir Antolojisi” ile “Şiir Dediğin” adlı kitaplar. Yurtiçi Kargonun azizliğine uğradı Balçova’ya geldi ve geri döndü, tekrar PPT Kargo ile bir buçuk günde geldi. Bu ülkede bir Kültür Bakanlığı yok, kitabın hakkını hukukunu arayan yok, kimi kime şikayet edeceksin.

“Tolstoy-Sanat Nedir?” adlı kitap var elimde, bir sahaftan almıştım. Bilmem çeviride saptırmalar var bilmem Tolstoy ile aramızda çokça yorum farkı var. Bu “Şûle” yayınevi kimindir, kalitesi nedir, bu doğru çeviri midir? Düşünüyorum.