1 Mayıs 2015 Cuma

Mayıs Mektubu

MektupTurgay Gönenç

“Bir  de  ‘düşgücü-imgelem-anı’  sorununa  değinmiştim. Aldo  Tassone’nin  Akira Kurosawa  adlı  kitabının  ilk  sayfasında  şu  cümlenin  altını  çizmiştim: “- Proust- vari  bir  deyişle  söyleyecek  olursak – Bir  sanatçının  düşgücü  zenginliğinin kaynağı  gürlüğü,  anılarının güçlülüğünden  kaynaklanır.”  O  derste  ‘düşgücü’  konusunda  söylediğimin  tam  karşılığı bu  tümce.  Örneğin  Chagall’ın  resimlerini  incelediğimizde  olağanüstü  zengin  bir  düşgücüyle  karşılaşırız.  Tüm  düşsel,  gerçeküstü  görünümüne  karşın,  gerçeğin  şiir  yüklü  karşılığıdır  onlar.  Chagall’ın  düşgücü   zenginliğinin kaynağı  ve  gürlüğü,  doğduğu  yer  olan Vittebsk  kasabasıyla ilgili  anılarının  güçlülüğüdür.  Burada  düşsel,  gerçeküstü  görüntüler  olan  her  şey,  Chagall’ın  yaşamının  gerçek  karşılığıdır;  ancak,  böylesi güçlü anılar,  yaşanmışlıklar    dönüştürülebilir  düşsel  olanı  gerçekliğe,  diyorum.”

Turgay  Gönenç

(Düşsel  olanın  gerçekliği,  Beni  ırmak  boylarına  götür  anne  adlı  kitaptan  s 164, Can  Yayınları 2000)

1 Nisan 2015 Çarşamba

Günce 22 Mart 2015

Atatürk Kültür Merkezi- Manavgat

22 Mart 2015

HABER

“Dünya Şiir Günü, Manavgat’ta yapılacak olan kültür ve sanat etkinlikleri ile kutlanacak. 19.03.2015 18:15

22 Mart 2015 Pazar Günü saat 19.30’da Atatürk Kültür Merkezinde, 21 Mart Dünya Şiir Günü dolayısıyla aynı zamanda da İşitme Engelliler yararına kültür ve sanat gecesi düzenlenecek.

Düzenlenecek olan gecede her türlü kültür ve sanat etkinliğine yer verilecek. Resim sergisinden, işitme engellilerin tiyatro gösterisine, Manavgat Kültür ve Sanat Ödüllerinden, şiir dinletisine, canlı müzikten, tiyatro oyununa kadar çeşitli etkinliklerin yer alacağı gecede aynı zamanda yazar ve şairlerden; Refik İnci, Hüseyin Ziyaettin, Mustafa Erol ve Hasan Varol kitaplarını işitme engelliler yararına imzalayacak.” Akdeniz Haber- Manavgat.

Haberde de verildiği gibi Atatürk Kültür Merkezinde, Manavgat Belediyesi İşitme Engelliler Derneği adına düzenlenen bu etkinliğe beni sevgili Dr Hüseyin Ziyaaddin çağırdı. Seve seve kabul ettim. 

Atatürk Kültür Merkezi girişinde saat 19.00’da kitap imzalama, şiir üzerine söyleşi etkinliğine katıldım. Şiire ilgi iyiydi. Salona getirilen kitaplar erken bitti.

Saat sekiz gibi salonda etkinlik başladı. Gecenin sunumunu Dr Hüseyin Ziyaeddin gerçekleştirdi

Kısa bir konuşma ve Menekşeli Bahar şiirim  ile geceyi selamladım.

Salon doluydu. Bu da  hem engellilerin sorunlarına duyarlılığı hem de sanatsal etkinliğe ilgiyi gösteriyordu.

13 Şubat 2015 Cuma

Mektup, Şubat 2015

M.C. Anday

Güzel duygular, soylu düşünceler bir insanı elbette yüceltir, ama yalnızca bunlarla yola çıkmak, şiire varmamızı gerçekleştirmez. Çok bilinen bir sözün yinelenmesi olacak , ama söylemekte genç ozanlar için yarar görüyorum, bütün sanatlar gibi şiir de bir “biçim” işidir, biçimini bulamamış biri şiir, istediğince güzel duygular, soylu düşünceler içersin, şiir olma niteliğine varamaz.

Valéry genç ozana, “Sen kafesini yap, kuş nasıl olsa gelir” demişti. Bu sözü anımsattığım genç Fransız ozanı bana, “Kuş ya gelmezse?” sorusunu yöneltmişti. Ben de ona, “Siz de kafese biraz ekmek kırıntısı atarsınız” şakasını yapmıştım. Burada söylemeden geçemeyeceğim, şiirin biçim ve içerik olarak bölünmesi anlayışı, bana hep yabancı kalmıştır. Çünkü bu anlayış, güzel duyguları, soylu düşünceleri iyi bir biçime sokmanın şiir demek olduğunu sanısını içerir. Şiirde böyle bir ikilik yoktur, demek şiir sanatı bu iki ögeyi birleştirme becerisi değildir. Düzyazının işidir bu. İyi yazılmış düzyazı, içerdiği düşünceyi dikkatsizce yazılmış bir düzyazıya göre elbette daha iyi iletir ve… kendisi aradan çekilir. Ama yapısı gözümüzün önünden kaldırılmış bir şiir, hiçbir güzel duygu ve soylu düşünce bırakmaz ortada, tümden çeker gider. Şiir kendisidir, o kadar. Bir şiiri “anlatma”yı hiçbir zaman başaramayışımızın nedeni budur.

Daha da açarsak, her şiir, şiir üstüne eleştirel bir görüştür.

Melih Cevdet Anday, Aldanma ki,  Remzi kitabevi, s46

6 Şubat 2015 Cuma

Akdenizde Bir İncir Kuşu: Hasan Varol

 Aydan Yalçın

AKDENİZ’DE BİR İNCİR KUŞU: Hasan Varol          Aydan Yalçın

ARDIÇ TÜRKÜLERİ (1991-Güneş Yay.)

Şairi şiir yazmaya çağıran iki şey vardır. Birincisi; şair yapıtını oluştururken

ona tarihsel, toplumsal ve kültürel bir ortam hazırlayacak olan ‘gelenek’tir.

İkincisi ise; Diğer şairlerin yapıtlarıdır. Diğer şairleri okuyan genç şair, böylelikle

şiir dünyasındaki yerini belirleyecek, kendi özgün yapıtını oluşturacak ve şiir

dünyasına eklemlenecektir.

Hasan Varol, bunu iyi bilen ve şiirine başarıyla yansıtan bir şairdir. Bir

kere doğup büyüdüğü coğrafyayı çok iyi özümsemiştir. Bu özümseme onun

insana olan sevgisi, halkına ve ülkesine karşı duyarlılığıyla birleşince, yaşam

karşısındaki duruşuna yansıyıp şiirlerine sızıyor.

Varol’un ilk kitabı “Ardıç Türküleri”1991 yılında çıkmış. 1952 doğumlu

olduğuna göre 39 yaşında bir ilk kitap, belki birazdan bu gecikmenin sebebini

açıklar bize. “Ardıç Türküleri” bir ilk kitap olarak oldukça başarılı bana göre. Bu

başarının altında yatan, şiirlerin aceleye getirilip kitaplaşmadan önce iyice

demlendirilmiş olması olabilir. Kitapta yöresel dilin oldukça yoğun kullanılması

belki başkalarını zorlayıp yorabilir, ama ben bir Akdenizli şair olarak büyük keyif

aldım. Ben işim gereği doğup büyüdüğüm Akdeniz’e hep özlem duydum,

tutuklu yaşadım. Belki bundan, bazı Akdenizli şairlerin şiirlerinde beni şöyle

derinden sarsan, doğup büyüdüğüm topraklardan süzülüp gelen, hatta

unuttuğumu sandığım ama dilime yüreğime doğuveren bir sözcük, bir imgeyle

karşılaşmak beni heyecanlandırır. Varol şiiri bana bunu yaşattı diyebilirim.

“Ardıç Türküleri”nde şair daha çok yaşamı sorgular. Bu sorgulama olumsuzluk

penceresinden değildir, yaşamı anlamlandıran değerler üzerindendir. Yaşamın

gizil gücü olan doğanın her bir parçası onu yaşama çekmekte, yaşama sevinci

vermektedir. Laleler, kar göletleri, çirişler, rüzgâr, güneş, ay, bunlardan

birkaçıdır. İnsana sunulmuş tüm bu güzellikler karşısında şair şaşkındır ve tıpkı

bir at yelesini tutar gibi yaşama tutunmak onu kontrol etmek isteğindedir. Buna

ulaşmadaki en büyük gücü ise sevgide bulmaktadır. Ona göre sevgi insanı insan

yapan en büyük damardır.

Civcer ayranı, ballık otları, tozağan, menengiç, harnup, yarpuz gibi

Akdeniz yöresine özgü birçok sözcüğü bilenlere hatırlatırken, bilmeyenlere de

öğretir. Akdeniz’in insanın yapısı, bölgenin coğrafyası, tarihi, kültürü hakkında

bilgi verirken “türül türül tütmek, çımgışmak, şavıldamak” gibi birçok yerde hiç

duyulmamış sözcükleri ve deyimleri cesurca kullanmaktan da kaçınmaz.

Şairimizin kitabında zaman zaman, Türk ve Dünya şairlerine göndermeler

yaptığını görüyoruz. Örneğin: Nâzım’ın “Hava kurşun gibi ağır” dizesinden

esinlenen şair “ Yüreğim, ekmeğin kavgasında bir kurşun kadar ağır olmalı”

diyerek şiirinde güçlü bir dize kuracaktır. Sevgili tanımlanmasında ‘gözler’ daha

bir öne çıkar. Bazen balık, bazen sincaptır gözler.

Onun için, yüreğin en güzel dilidir türküler. Çünkü yüreğinin yangınını en

iyi türküler dile getirir. Acının, hasretin, sevdanın türküsünü, aymazın, halden

bilmezin alnına adeta nakışlamak ister şiirlerinde şair. Hatta bazı şiirleri sanki

türkü formatında yazılmış gibidir. Bunun Karacaoğlan geleneğinden geldiğini

düşünüyorum.

Ay geceleri ay geceleri

Kış ay geceleri

Yıldız doğmaz dağlara

Ay geceleri

Kozaların ak bulut yarıldığı gece

Armutların ak çiçek açıldığı gece

Karların ışıl ışıl yandığı gece

Vurgunum ay geceleri

Durgunum akacağım

Bendimi yıkacağım

Dağ başı ay geceleri

Elde filinta dağlarda

Fabrikalarda geceleri.

Toroslar’da yörük kültürüyle doğup büyümüş, doğayla iç içe olan Akdeniz

insanın büyük şehirde yaşaması gerçekten zordur. Adeta sıkışıp kalma, nefes

alamama gibi bir duygudur bu. Hasan Varol gibi Akdenizli bir şair olan

Abdülkadir Bulut’ da işi gereği İstanbul’da yaşamak zorunda kalmıştır.

Bulut “Acılar Yurdumdur” kitabında doğup büyüdüğü yerlere olan hasretini

şöyle dile getirir:

Üç yıldır Alibeyköy’deyim

Sabahları yağan yağmurlara

Karışarak başlıyorum her şeye

Şiire, aşka ve arkadaşlığa

Üç yıldır Alibeyköy’deyim

Taş aralarına sıkışıp kalan

Zeytin köklerini andırıyor

Hayat burada

Hasan Varol’da da aynı acı vardır. Ona göre ‘dağların türküsü’ ne

eyerlemişsen kendini, şehir hayatı katlanılmaz olacaktır. Bu acıyı bakın nasıl işler

“Ardıçların Türküsü”nde:

Bilmiyorum bilmiyorum

Yaşamadığım çocukluk anılarım ne zaman bitecek

Ne zaman silinecek dağların türküsü kalbimden

Alışabilecek miyim şehrin kahpeliklerine

Kalbimde bir türkü:

Ardıçların meşelerin türküsü / bitmiyor kalbimde

Alışmalıyım çirkeflerin güzellerin koyağına

Alışmalıyım

Uça göçe yaşanmıyor bu şehirde

Şehrin nabzını dinlemeli

Yön vermeliyim kalbime.

Şair için yörük çocuğu olmak ‘dağların’ ve ‘yıldızlar’ın çocuğu olmak

anlamına gelir. Çünkü kıl çadırda yer yatağından gökyüzüne bakıp, yıldızları

seyrederek uyumak bir yıldız olup diğerlerinin arasına yerleşmek gibidir:

Anamdan doğalı

Karlar içinde kıl çadırlarda

Yıldızların kucağında yıldızlar kucağımda

Dağ çocuğuyum ben yıldızların çocuğuyum

Şiirini slogana bulaştırmadan, kavgaya da yer verir Şiirlerinde Hasan

Varol. Oldukça yalın bir dille kaleme aldığı şiirlerinde halkını ‘ekmeğinin

kavgasına’ çağırır. Şair toplumsal dertlerin yüküyle doğmuştur bir bakıma. Hele

bir de çileli bir ortama doğmuşsa. Hasan Varol, tam da bu noktada halkının

acısını, ekmek kavgasını, yüreğinin sevdasıyla harman edip bunu haykırma yolu

olarak şiiri seçer. Çukurova işçilerinin ekmek kavgasını işler şiirlerinde. Şiirinde

ustalarını seçmiş, gideceği izi belirlemiştir.

Ben o meşelerin altında büyüdüm

Çorlar çintikledim salep çiçeği sevgileriyle

Büyük ağır gecelerin uykularında

Bir dağım senle

Yeşil bir fidan defneden

Ağır akan ırmak türkülü

Ben beni verdim dağlara

İz süreceğiz Mayakovski, Lorca, Neruda ve Nâzım’la

Kürneğimizden

Sevdalarla boşanacağız dağlara

Şaire göre bir halkın türküsü susarsa, dağları da yıkılacaktır. Çünkü; aşkın,

barışın, umudun türküsü en güzel dağlarda duyulur. Ve bu türküyü en güzel

şairler söyler. Tıpkı Mayakovski, Lorca, Neruda ve Nâzım gibi… Hasan Varol da

daha ilk kitabıyla şiirin peşine düşer ve ustalarının peşinden gider.

KALBİM UÇURTMA (1992- Broy Yay.)

Bu kitapta da yine ‘türkü dili’nin öne çıktığını görüyoruz. Artık şair;

çamların, rüzgârın, meşelerin, tayların, kısaca yaşamın türküsünü fırtınalı bir

dille de olsa söylemeyi öğrenmiştir. Bu dil oldukça yalın, zaman zaman uyakların

ve müziğin öne çıktığı bir dildir. “Ardıç Türküleri”nde yaşamı kontrol etme

isteğiyle yanıp tutuşan şair, artık yaşamı tanımakta, inceliklerine inebilmekte,

bunu şiirlerine yansıtabilmektedir. Kitabın ilk şiirleri bana biraz ‘Garip Şiiri’ni

anımsattı. Örneğin “Nar Çiçeği” şiiri:

Nar çiçeği ne zaman açar?

Sulanınca her zaman

Rengini kimden alır, kızılı?

Benden alır, sevgilimiz dudağından

Nasıl büyür, boy verir?

Ben sarıp sevdiğim zaman.

“Kalbim Uçurtma”nın ilk bölümlerinde doğanın, çiçeklerin, böceklerin öne

çıktığını görürüz. Şair bazen bir dereyle, bazen bir kuşla, bazen de bir çiçekle

konuşup dertleşir. Şiirlerinde öykülemelere gider:

Yalılara çarpan sular martılar çığlıklarıyla

Balıkçılar ağları başında eli sepetli

Kaleiçi’nde

Sappho, akça kızlarını toplamış da başına

Lir çalıyor.

Şiirlerinde “köylerde ev duldalarına kukumav kuşları konardı” gibi ilginç

aliterasyonlara da rastlanıyor.

Kitap bölümlenmemiş ama bir kısım şiirlerde toplumsal sorunların,

paranın gücü karşısında kaybedilen insanlığın, emeğin sömürüsünün şiirleriyle

karşılaşıyoruz. Örneğin; “İğdiş” şiirinde dönemin iktidarını da yanına alan

emperyalizmin, ülkeyi nasıl ‘iğdiş’ ettiğini, kısırlaştırıp insanları birbirine

düşürdüğünü, barışı ve kardeşliği nasıl yok ettiğini anlatır.

Yapılar çatlak çatlak sıkıntıdan

Pencereler yetmiyor çığlıkları dışarıya atmaya

Kan sızdıran duvarlar yetmiyor…

Daha iyi anlıyorum şimdi

Kardeşlik kalkmıştır!

“Dilime Düştüğü Zaman“ şiiriyle ‘12 Eylül‘ü sorgulayıp, çekilen acıları,

sönen hayatları, yapılan işkenceleri oldukça lirik bir şekilde düşürür dizelere.

Onun için Eylül; narların koyunda çatlaması, yüreklerde fırtınaların kopması,

evlerin basılıp nalçalarla çiğnenmesi, doğruların yerine yalanın hilenin geçmesi,

işkenceler görülüp memelerin sütten kesilmesidir. Halka, toprağın kan emdiği

omuzu apoletlilerin kudurttuğu bir hayatın yaşatılmasıdır.

Emperyalizmin sömürgesine giren ülkesinin bağımlılığının her geçen gün

artması, sevginin ve insani değerlerin azalarak paranın gücünün öne çıkması ve

toplumun inceliklerini yitirip tüketim toplumuna dönüşmesi şairde derin acılara

sebep olmaktadır. Burada;

“Ah! Kimselerin vakti yok, tutup ince şeyleri anlamaya” diyen Şair Gülten

Akın’a bir selam göndermeden olmaz.

Evet, bu kirlilik karşısında Hasan Varol için tek çözüm; sevdiğinin elinden

tutarak, kalbini uçurtma yapıp uçup gitmektir gökyüzüne…

Duraktan uzaklara bakıp gel diyorum sevgilime

Gel uyutan bir afyon oldu bu uygulanan ekonomi

Ve ahlakı, beklenmeyen doğal afet, sel baskını gibi

Çok evlilikler sarsıldı bu yıllarda, yıkıldı

Sevgiler eridi tüketim reklamları karşısında

Tut elimi harlı bir karanfil gibi

Gidelim seni seven kalbim uçurtma.

ÇİÇEK ATLASIM (1994- Güneş Yay.)

Çocuk şiirlerini topladığı bir kitaptır. “Çiçek Atlasım” ‘da dünyanın ve

insanın kirlenişine ‘çocuk duyarlılığıyla’, bir çocuğun penceresinden seslenir

Hasan Varol. Doğaya ve insana olan sevgisini çocuk diliyle işler şiirine.

AŞKA SÜT PORTAKAL ÇİÇEĞİM ( 1996- Güneş Yay.)

Şairin toplu şiirlerine adını veren şiir bu kitapta karşımıza çıkıyor.

Aşka Süt Portakal Çiçeğim’de şair kendinden yola çıkarak, kent

yaşamındaki sancıları, kentteki bireysel bunalımları, yaşamın zorunlu kıldığı

ayrılıkları, yaşanılan çağın sorunlarını, günlük kaygıları ve araya sıkışıp kalan aşkı

anlatır.

Kitabın ilk üç şiirinde şairin kızına sevgi ve özlem dolu seslenişine tanık

oluyoruz. Karnı doyup uykuya dalan bir bebeğinin bir şair baba gözünde, ilginç

benzetmelerle nasıl şiirleştiğini görelim:

Örteyim üstünü minnacık ellerin üşümesin

Sütünü içirip yatırmıştım muzlu sütünü içirip gözlerin

Baktım ak çakıllar içinden geçen su gibiydi gözlerin

Gülerken uyumuş, uykuda küçük bir göl gözlerin.

“İncir Kuşu” şiiri ise yıllar sonra toplu şiirlere adını verecek bir şiir olarak

karşımıza çıkar kitapta. Hasan, birkaç ay önce toplu şiirlerine kitap adı olarak

seçtiği birkaç ismi bana saydığında, içlerinden “İncir Kuşu”nu seçmiş, ayrıca bu

adı çok da sevmiştim. Bana göre Akdeniz’i anımsatan, Hasan Varol şiirinin

coğrafyasına denk düşen, sımsıcak naif bir kitap adıydı. “İncir Kuşu”nun, sessiz,

uslu, yalın bir şiir yazan, Edip Cansever’in deyimiyle “yaşadığı yere benzeyen”

şairin şiirlerine yakıştığını düşünüyorum.

“Çiçek Atlasım” şiiri III. Kitaba adını verse de burada karşımıza çıkıyor.

Aslında bu şiir III. Kitaba girebilirmiş. Diğerlerine göre biraz daha çocuk diliyle

yazılmış derinliği olan bu şiirde şair yaşadığı coğrafyayla barışıktır. Ruhunun

üşümesini şiirle, teninin üşümesini ise güneşle ısıtır.

Bu kitabın bazı şiirlerinde ‘hece vezni’ denemelerinin yapıldığı, iç ve dış

uyakların biraz daha öne çıktığı görülür. Aslında Hasan Varol’un şiir sürecinde,

şiirlerinde yalınlığı mutlaka koruyarak farklı şiirsel tekniklerden her an

yararlandığını görüyoruz. Şairin şiirini daha ileriye taşımak için farklı şiir

tekniklerini denemekten kaçmadığını söyleyebiliriz.

Kitapta peş peşe gelen “Uslu Dur Kalbim ve “Kapanmış Fırtınalardan“

şiirlerine geldiğimizde ise; Varol’un önceki kitaplarında görüp alışageldiğimiz

mutluluğu, aşkı, hayata olan heyecanını yazan coşkulu kalemi gitmiş yerine

hüzünlü, kaygılı, zaman zaman isyankar bir kalem gelmiştir. Artık 43 yaşına da

gelen şairde ‘yaşlanmanın verdiği bir hüzün de hâkimdir. Necatigil “Şiir, şairin

içine taş gibi oturmuş olayları, olguları kâğıda dökme işidir “ der. “Şairin

hayatının da şiire dahil” olduğunu düşünürsek, “Aşka Süt Portakal Çiçeğim” bir

nevi şairin kendiyle ve hayatla yaptığı yüzleşme, bunun sonucunda yaralarını

şiirle sağaltmaya çalıştığı bir kitaptır. Özetle; hayatın ve insanın sevgisizliği ve

somurtkanlığı karşısında şairin ne kadar mutsuzlaşıp, yoksullaştığını anlatır.

DENİZ (2011-Artshop Yay.)

Şairin son kitabı “Deniz” de şair artık hikmet burcuna girmiştir. O şiirin

patikasında bir gezgindir artık. Portakal çiçeklerinden topladığı sözcüklerle emin

adımlarla ilerler şiirin patikasında. Gittiği her yere en büyük aşkını, ‘Akdeniz’i

götürmek ister.

Cebimde sözcükler

Portakal çiçeklerinden topladığım

Yollara döke döke gideyim

Sözcükler ak ak köpük olsun

Gideyim

Varsın

Salyangoz gibi sürüneyim

Akdeniz

Aşk ol içimde, gideyim.

Varol şiirinde nesneyi imge düzeyine çekmek yerine onu saf halinde

bırakarak vurgularla ve ek sözcüklerle destekleyerek daha da özüne götürüyor

ve daha da güçlü kılıyor.

“Biliyorum nergis suluyorsun / şimdi / beni kokluyorsun”

Bazı arkadaşlar Varol şiiri için Abdülkadir Bulut şiirinin son halkası

diyorlar, buna kesinlikle katılıyorum ama ben yine de son halkası olmamasını

diliyorum, çünkü Akdeniz’in, Toroslar’ın, yörük kültürünün daha birçok şiiri

yazılabilsin istiyorum.

Metin Demirtaş “Abdülkadir Bulut’u Anarken “ adlı şiirinde şöyle demişti:

Arkadaşlarla/ Abdülkadir’i anıyorduk ki/ birden ortalığı/ kekik ve nane kokusu

sardı

Yahu arkadaşlar/ hele bir bakın/ şiirleriyle sokaktan /Abdülkadir geçiyor

olmasın

Kaybedilen veya hasret çekilen bir dostun yürekte bıraktığı sızıyı Andre

Verdet’den yola çıkarak ve de şiirde müziği öne çıkararak bakın nasıl anlatır

Hasan Varol:

Sessizlik içinde birden

Aralanırsa kapınız

Kimi zaman kendiliğinden

Yeşil yaprağın üzerine sinmiş

Kavuşmaya hasretlik çeken

Bir dost kokusudur gelen

“Deniz” şiirlerinde daha çok yalnızlık, hasretlik, özlem ve anılarda yapılan

yolculuklar vardır. Köyevinde yalnızlığı, anıları ve inişli çıkışlı duygularıyla

ağrılıdır şair. Tıpkı Cemal Süreya’nın deyimiyle “ Vurdukça kendini taşlara

çoğalan, ama hiç dinmeyecek olan” bir ‘su’dur. Akdeniz yöresine ait bitkiler,

doğal zenginlikler her an hissedilir şiirlerinde.

“Kalbimde Pataralı kız, ellerimde mersin kokusu” derken. O güçlü mersin

bitkisinin kekre kokusunu bize çok iyi duyumsatır. Burada bir parantez açmak

istiyorum (Sabit hoca, şiirler karanfil kokuyor vs… şairler birbirine övgü

düzüyorlar der) ama gerçekten “Pataralı Kız “şiiri bal gibi “mersin kokuyor. J

ben bu şiiri okuyunca o kokuyu hissettim.

Kitabın ilginç şiirlerinden biri de şairin “Günlükler” adını verdiği uzun

şiirdir. Burada şair kendini sorgular, özeleştiri yapar bir bakıma. O, Saif Faik gibi

“yazmazsam çıldıracaktım” demez.

“Merak mıdır bilmem yazdıklarımın nedeni / soru sorsam yanıt alsam /

düşünsem düşünsem / biçim versem ey yaşam!” der.

Yazma sebebini, hayata dair sorularına yanıt aramak olarak açıklar.

Burada önemli bir nokta; bu açıklama ve elde edilen sonuçlar ona yaşamını

biçimlendirme şansını verecektir.

Burada merak ediyorum, Hasan Varol acaba şiiri bir yaşam biçimi olarak

mı algılıyor, ya da şöyle diyeyim, şiir onun kurtarıcısı, koruyucu meleği, yol

göstereni mi? Bana öyle geldi.

Şair “Deniz”de kendini mutlu edecek, hayat bağlayacak küçük sevinçlerin

peşindedir. Çünkü küçük şeylerin sevinci onu başka bir âleme götürür. Sevgili

yanında olmasa da kalbi çocuksu bir sevinç içindedir. Umudun, sevincin,

mutluluğun şiirini yazmak ister:

Ne güzeldir bulutlu bir ikindiüstü yağmur çağıran kırlangıç

Tut elimi, dondurma param cebimde, hopla hopla şimdi

Kalbimden kanat açan güvercin gibi geç

“Deniz”de şairin yöresel dili biraz daha azalttığı görülse de şiirde yalınlık

sürer. Dizeler biraz daha uzamıştır, daha bütünlüklü uzun şiirlere rastlarız.

Amado’dan “İnsanın anayurdu çocukluğudur” alıntısıyla girdiği “Bir Kentin

İzleri” adlı uzun şiiri kitabın önemli, güçlü şiirlerinden biridir. Gerçekten de

Mersinin doğal ve tarihi güzelliklerini şiir formatında adeta nakış nakış işlemiş

şair.

Meşe, ladin, katran kokularının indiği sabah serini sokaklar, Müftü

Köprüsünde başlayan yağmur, Berdan Çayının etrafa yaydığı serinlik, çiğdem,

sedir, kuşburnu, nergis kokuları, defne gölgeleri, Karacaoğlan’ın dağda taşta

bıraktığı izler, Aya Thekla, Aziz Paul, Yedi Uyurlar mağarası, üzüm bağları,

Dedeler Köyündeki üç şerefeli camii, çerezye yiyen çocuklar, gezici simit

sergileri ve Toros yörüklerinin yaşamlarından kesitler …

Hasan Varol’un toplu şiirleri üzerine benim diyeceklerim bunlar. O

yaşadığı coğrafyanın tüm güzelliklerini, şiirsel yetkinliğiyle bütünleştirip yalın

ama derin sözlerle bize sunuyor. Adı toplu şiirler olsa da ben yeni şiir

kitaplarının yola çıkacağına ve ilerde bu kitaba ekleneceğine inanıyorum. Hasan

Varol’dan küçük bir dizeyle konuşmamı noktalıyorum.

Bir çocuk gibi kucaklıyor hayatı şiir

nefesiyle sevinçler hohlayan bir çocuk gibi kollarıyla

                                                      kucaklıyor hayatı şiir…

Aydan Yalçın

(Kurşun Kalem dergisi sayı 30, Temmuz - Ağustos 2014)                                                                                                     

1 Ocak 2015 Perşembe

Aralık 2014 Günce

 Günce

16 Aralık 2014

İçtenlik mi aradığımız ya da yazmak açısından karıştırdığımız bir konu mu var, şair yazarken dili kullanır, dilin kurallarıyla yazar ise şu anlatacaklarımı bu açılardan değerlendirmeliyiz.

M.C. Anday “İçtenlik Açısından” yazısında, “Onu şiirleri ile özdeş sayabilmek için, … Daha doğrusu, o şiirlerde ozanı bulacağız da, ozanla kişiyi bir sayıp saymayacağımızı bilemeyeceğiz. Sanki burada, içtenlikten daha başka bir mekanizma ile karşıkarşıyayızdır. Buna içtenliğin taklidi diyebiliriz. “Fahriye Abla”da başarılmış olan buydu, oysa içtenlik sayıldı.”

Divan şiirinde içtenlik aramak boşunadır. Bunu rahat söyleyebiliriz.

Anday’ın söylediklerine devam edersem: “Çünkü şiirde ne yapılacaksa sözlerle yapılacaktır; ruhumuzdaki bilinmeyen duygularla, duygu zenginliği ile değil.”

Sözü açığa çıkaran dil ise, yazıya geçiren dil ise, yapılan dille elde edilecektir.

Buradan belki de şu sözlere geçmek söylediklerimizi daha bir açığa çıkaracak anlaşılır kılacaktır.

“Ozan her insan gibi duygulanır, duygular taşır; ama bunlardan ötürü ozan olunmaz. Bizi şiirlerdir duygulandıran, ozanlar değil. Ozan şiirinin anlaşılması herkes için kolay olmayan düşüncesi ile şiir düşüncesi  ile özdeştir. Bütün şiirler lirik değildir. Orhan Veli’de çok azdır lirik şiir, oysa ozanımız çoğun karıştırılır şiirleriyle.

Şiiri seven bir hanım ahbabım, kolları Bağlı Odysseus’daki bir dizeye takılmıştı.

Sevgisiz yaşayacağım sevgiyi

dizesine, “Ne diye sevgisiz yaşayacakmışsın sevgiyi” diyerek sitem etmişti bana. Oysa onu söyleyen bendim, yaşayan değil.”

Çok ince canalıcı bir nokta var burda, şair her söylediğini yaşamış mıdır ki, Anday’ın ahbabı kadın gibi bir soru ile “ne diye, neden” diye sorabiliyoruz. Şair yaşamadan da söylemiş olamaz mı, yaşadığı için söylediği gibi. Her söylediğini “yaşamış” kabul edemeyiz demek ki şairin. Anday da bunu kanıtlıyor, bunu söylüyor.

Duygu ve şiir konusuna bir de Orhan Veli üzerinden değinelim isterseniz burada.

“Gerçekte duygulu bir kişi olan ama şiirin duyguyla yazılmaması gerektiğini düşünen Orhan Veli eski edebiyatımızdaki hasta, romantik ve gözü yaşlı duygululuğu, daha doğrusu, duyguculuğu yıkmak için duygularını tutar, hatta onlarla eğlenir.

“Sevdaya mı tutuldum?” şiiri bu açıdan ilginç bir örnektir:

Benim de mi düşüncelerim olacaktı

Bende mi böyle uykusuz kalacaktım,

Sessiz sedasız mı olacaktım böyle?

Çok sevdiğim salatayı bile

Aramaz mı olacaktım?

Ben böyle mi olacaktım?

Bu şiirde, şairin, kendisi yaşamışçasına anlatmasına karşılık, “şiirin öznesi (salatayı hiç sevmediği bilinen) Orhan Veli olmasa gerektir. Çünkü şiirin amacı, şairin başından geçen aşk serüvenini iletmek değil, duyguculuğun yol açtığı aykırılıkları, gülünçlükleri onun aracılığıyla ortaya koymaktır.” Orhan Veli, A. Bezirci, s 76 Altın Kitaplar

Orhan Veli özel yaşamında söylendiğine göre salatayı sevmemektedir. Oysa şiirde;

“Çok sevdiğim salatayı bile

Aramaz mı olacaktım?”

demektedir. O zaman her yazılanın şairce yaşandığı ya da öyle düşünülmesi gerektiği havada kalmaktadır. Şair, sözcüklerle bir yaşam iklimi, samimi, içten bir anlatımla şiirini kurmaktadır, biz onu gerçekten yaşanmış, “yaşanmış” sanmaktayız. Şairce, içtenlik “ozanca becerilerle” yaratılır. Şiir bir dil gerçekliğidir, dil ile yapılmıştır yapılan.  

24 Aralık 2014

Türkçenin özgün ozanlarından Türkçeyi tüm incelikleriyle kullanan, çok sevdiğim Behçet Necatigil üzerine bazı değerlendirmeler okudum. İrkildim. Onca şiirini düzyazılarını okudum ve Türkçeyi ne kadar iyi kullandığını biliyorum. Ama yıllar önce Behçet Necatigil üzerine yazılar yazılmış, ilginç bulduğum bu yazılardan ikisini alıntılarla günceme almak istiyorum. İlk yazı Attila İlhan’ın. Bildiğiniz gibi Behçet Necatigil “evler” şairidir, evler şiirleriyle anılır çokça. Bakınız Attila İlhan ne diyor:

“Tabiatı alıngan, duyarlığı yüksek olan şair, şiirlerinde nedense büyük bir duygu yoksulluğu içindedir. Bunu kendisi de anlamış, şöyle diyor: “Yazdıklarımı duymak- Belki yalnız bana vergi”. Bu, galiba doğrudur. Yazdıklarını anlıyoruz, okuyoruz, fakat duymuyoruz. Mısra ve bend yapıcılığında kullandığı yöntemin gık dedirtecek derecede tekdüzeliği (ikişer kafiyeli bitmez tükenmez dörtlükler) ritm zayıflığı gibi diğer kusurlar bu duygu noksanlığını çoğaltıyor; okuyucuya, kısır bir şair karşısındaymış hissini veriyor.” Gerçekçilik Savaşı, Yazko Y. S 199 (Bu yazının Kasım 1953’te yazıldığını ekleyelim.)

Paragrafın son cümleleri “beğeni”yi ortaya koyuyor ve “kısır bir şair karşısındaymış hissini veriyor” demekte Attila İlhan.

Şimdi de Cemal Süreya’nın Behçet Necatigil’i “Evler” şiiriyle sevdiğini, beğenisini kazandığını şu sözlerden anlıyoruz. Cemal Süreya da 1980 yılında yazmış “Üzgünüm Leyla” adlı yazısını. İşte:

“Dünyada o. Bir sokakta oturuyor. Evinin numarası var. Mahalle muhtarından konut bildirimi çıkarıyor. Şiir, tedirgin, çekingen, bezgin, yalnız adamın şiiri. İlk çalışmalarında Cahit Sıtkı yoluyla, hececilerin etkisi altında. Divan şiirinden parodiler getirmeyi de seviyor. Bu ona kendine özgü bir eğleni havası da kazandırıyor.  Çevre’de, özellikle de Evler’de. (…)

“Güzelim tevriyeler! Divan şiirini yarı yarıya, onlardan bol bol yararlandığı için severim.” Gerçi Evler’ de de Kareler’in ilk tasarımı vardır; ama orada insancıl hatta toplumsal bir kaygı içindeydi. (…)

Ama ben kendi payıma, yine de Evler’deki Necatigil’in tiryakisiyim. Yüzüne en çok benzeyen şiirler onlar. Burdan şu çıkıyor: Okur şairin yüzünü hiç görmemeli.”  Cemal Süreya, Aydınlık Yazıları Paçal, Kaynak Y. S 10

Görüldüğü gibi Cemal Süreya, “ben kendi payıma, yine de Evler’deki Necatigil’in tiryakisiyim” demekte. İki paragrafın ne kadar farklı değerlendirmeler yaptığını çok açık görmekteyiz. Peki, Attila İlhan’ın olumsuz bakışı Behçet Necatigil’i yok saymamıza yetiyor mu? Cemal Süreya’nın güzel bir cümlesi var, onu buraya almalıyım: “Okur eleştiriden değil, yapıttan çıkış yapmalıdır. Ama yapıttan sonra da mutlaka eleştiriye eğilmeli, hiç değilse kulak kabartmalıdır. O zaman doğrudan doğruya kendisinden çıkış yapmış olacak, eleştiride de kendisini sınamış bulunacaktır.” age s 18

Okur, yapıttan çıkış yapmalıdır, ama belli ki bir birikime de sahip olmalıdır.

26 Aralık 2014

Ataç’ın şiir üzerine tüm yazılarını okuyordum, “zihin faaliyet içinde” gibi bir cümle dikkatimi çekti.

Yazıda, Paul Valéry’in ve Stéphane Mallarmé’in “her tesadüfin dışında” yani ilham ve vd ‘leri kastedilerek, her türlü tesadüfin dışında şiir yazdıkları vurgulanıyor. “Onlar, ‘her türlü tesadüfin dışında’ çalışır ve eserlerinde gerçekten mısra olmayan bir tek satır yoktur” demekte. agy

S 206

Buradan Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir yazımına geçiliyor, onların da aynı yolda çalıştığı, bu yolla şiir yazdıkları vurgulanıyor. “Şüphesiz Yahya Kemal de Ahmet Hamdi de bir manzume üzerinde haftalarca, aylarca, yıllarca çalışmıyorlar. (…) Hayır, zihin faaliyet içinde…Seri hâlinde iş görmemeye, her parçaya ayrı ayrı çalışarak ona hususiyet vermeye çalışmış, kendi kendine onunla uğraşıyor.”

Demem o ki, bu şairler yirmi dört saat şiiri düşünüyorlar, zihinleri hep şiirle yazdıklarıyla meşguldür.

Gündüz düş görme halleri devam etmektedir.

Ataç’ın  “İş olsun diye” adlı yazısında:“Şairin, bahsettiği şeyleri, bilhassa edasını başkasından almamış olması şarttır; fakat o hisleri gerçekten mi duydu, yoksa ancak tasavvur mu etti burasına karışamayız. O hisleri gönlünde duymamış olabilir, asıl lazım olan onları dimağında duymuş, yaşamış olmasıdır.” diyor s 207 age.

“Bilhassa edasını başkasından almamış olması şarttır” şairin Ataç’a göre.

27 Aralık 2014

Dün aldığım Aydınlık Kitap dergiyi bugün okuyabildim. Aldığıma da sevindim.

Ülkü Tamer, Attilâ İlhan’dan söz ediyor ya, o yazının ilk bölümü beni etkiledi. İyi yazarlara öykünmek, onlardan etkilenmek hele hele genç bir şair ise hoşgörüle. Bunu çok güzel dile getiriyor Ülkü Tamer. O yollardan geçtiği için şimdi makbul bir şairdir o. İlk şiirinin böyle bir şiir olduğunu yazıyor:Lucia.

Ne diyor Ülkü Tamer:

“Lucia’nın temelinde Pia yatıyordu. Attilâ İlhan’ın ünlü şiiri. Asaf Hâlet Çelebi’nin Mariyya’sı, Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı vardı. Benim Lucia’m niye olmasın! Bu özentiyle yazmıştım onu. Ama o özentiye yoğun bir de etki karışmıştı: Pia, Attilâ İlhan’ın şiirini ezberlemiştim. (…) Şair olarak ona çok benzemek isterdim o yıllarda.” s 3 (Aydınlık Kitap Dergi 26 Aralık 2014 Cuma).

Akşam saat 17.00’de Karşıyaka’da Çarşı Kültür Merkezinde Orhan Veli programına katıldım. Katılım çok iyiydi, program içeriği de. Konuşmacı çok olunca zaman darlığı oldu elbette. Bu da bende sitres yapıyor, ama gene de Orhan Veli’nin yazdığı yergilerden örnekler sundum. Aşağıdaki okuma derlemelerimi sunamadım, dedim ya, zaman darlığı… İşte bir de başlık koydum ve sizlerle paylaşıyorum:

ORHAN VELİ’Yİ YAKINDAN TANIMAK

Hasan Varol

Savaş Dinçel, Mücap Ofluoğlu’dan duyduğu bir anıyı şöyle aktarır:

Orhan Veli ile Sait Faik’in işi gücü yoktur. Can sıkıntısından Eftalikus kahvesinde oturup her gün birer Cumhuriyet gazetesi alarak bulmacalarını çözerler. Bulmacayı kim önce bitirirse ötekine rakı  ısmarla yacaktır. Fakat Orhan Veli her gün Sait Faik’i yenmektedir.

Sonunda Sait Faik isyan bayrağını çeker, “Nasıl beceriyorsun lan, her gün rakıyı bana ısmarlatıyor sun?” der demez, Orhan Veli, sakin bir biçimde yanıtlar: “Çünkü Cumhuriyet’in bulmacalarını ben hazırlıyorum.”

Çok zeki bir kişidir Orhan Veli.

*

Orhan Veli’yi tam tanımıyoruz,  bilmiyoruz; bildiğimi sanıyordum, en azından ben bilmiyordum.  Bütün yazdıklarıyla söyledikleriyle bilmiyoruz, o çok okunan şiirleriyle  bildik sanıyoruz.

*

Orhan Veli bir yandan Hececiler’in, bir yandan Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in, bir yandan da Nazım Hikmet’in şiir anlayışına tepkide bulunur. (Asım Bezirci, Orhan Veli, Altın Kitaplar, s 135)

150 yıllık durgun bir şiirde “Eski edebiyatın öğrettiği her şeyi, çeşitli sanatlarıyla bütün bir geleneği atmak tutkusu” içindedir. (36)

Oktay Rifat: “Orhan Veli ne yaptı?” sorusuna, göğsümüzü gere gere gerilikle savaştı, diyebiliyoruz; geriliği çoğu yerde de alt etti.” der. (Şiir Konuşması, YKY, s 99)

*

“Aslında Orhan Veli’nin bütün şiirleri eski şiire birer yergidir desek yeri. Ama ters yönden de olsa yine eski şiirden çıkar bunlar. Bu yüzden iyice formalist bir yapıları vardır. Güzelliklerini, değerlerini, hiç değilse tuhaflıklarını yüzde yüz eski şiirden alırlar. Sözgelimi “Kitabe-i  Seng-i Mezar”ların varlık gerekçesi eski şiirlerin genel tutumuna bağlanır: “Lapinaların en hârelisi”, Ahmet Hamdi’nin “Minarelerin en ilahisi” mısraı ile  eğlenmektedir. “Rakı şişesinde balık olsam”, “Göllerde bu dem bir kamış olsam”ı yıpratır.” (Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, Toplu Yazılar 1, YKY,  s 116)

*

“Bizi sol mu sanıyorsunuz? Evet, soluz. Ama sol ne demektir? Memleketin kötülüğünü isteyen insan mı demektir? Hayır. Olsa olsa, memleketin de bütün insanlıkla beraber, daha ileriye gitmesini isteyen insan demektir. Memleket olsun, insanlık olsun ileriye, ileri fikirlere inanmak, o fikirleri savunmakla gider. Her memleketini savunan kişi, her memleketini seven kurum bu işe karışmak, bu yolda savaşmak zorundadır.” Orhan Veli (Yaprak dergisi, 1. 6.1950)

*

Nurullah Ataç, Orhan veli için: “Devrimci bir şairdi, şiirde devrim yapan bir şairdi Orhan Veli” der. (Dergilerde TDK, s 107)

*

“Şu da bu da öz Türkçeden yana, ben de öz Türkçeden yanayım. Ama şiirlerimde kelime denemeleri yapmıyorum, yapmıyoruz. Bunun birçok sebepleri var. Başta şu hatıra gelebilir: Bizler şiirimizi halkın konuştuğu dille yazıyoruz. Dil davası ise konuşma dilini aşıyor. Okulda öğretilen kültür diline dayanıyor. (…) Dava daha çok üçgen mi diyelim, müselles mi diyelim davasıdır. E… şiirde ne müsellesin  yeri var, ne de üçgenin… Yeri gelirse elbet üçgen derim.” Orhan Veli. Şairin İşi, YKY, s 380

Görüldüğü gibi alıntıların yapıldığı kaynaklara gidilip okumalar yapılırsa karşınıza şiir için Türkçe için canını veren devrimci bir Orhan Veli çıkar karşınıza.  

Bu tür yazılarımda hep şunu düşündüm, alıntıların kaynağına git ey okuyucu; ben eksik, yanlış düşünebilirim, yanlış yorumlamış olabilirim, yazının aslına git ve oku, özgürce karar ver.

Zaman yetersizliği nedeniyle bu okumaları yeterince aktaramadım Karşıyaka Çarşı Kültür Merkezi’ndeki programda.

Sevgili İsmail Biçer, bana iki kitap gönderdi: “Gezi Direnişi Şiir Antolojisi” ile “Şiir Dediğin” adlı kitaplar. Yurtiçi Kargonun azizliğine uğradı Balçova’ya geldi ve geri döndü, tekrar PPT Kargo ile bir buçuk günde geldi. Bu ülkede bir Kültür Bakanlığı yok, kitabın hakkını hukukunu arayan yok, kimi kime şikayet edeceksin.

“Tolstoy-Sanat Nedir?” adlı kitap var elimde, bir sahaftan almıştım. Bilmem çeviride saptırmalar var bilmem Tolstoy ile aramızda çokça yorum farkı var. Bu “Şûle” yayınevi kimindir, kalitesi nedir, bu doğru çeviri midir? Düşünüyorum.