13 Şubat 2015 Cuma

Mektup, Şubat 2015

M.C. Anday

Güzel duygular, soylu düşünceler bir insanı elbette yüceltir, ama yalnızca bunlarla yola çıkmak, şiire varmamızı gerçekleştirmez. Çok bilinen bir sözün yinelenmesi olacak , ama söylemekte genç ozanlar için yarar görüyorum, bütün sanatlar gibi şiir de bir “biçim” işidir, biçimini bulamamış biri şiir, istediğince güzel duygular, soylu düşünceler içersin, şiir olma niteliğine varamaz.

Valéry genç ozana, “Sen kafesini yap, kuş nasıl olsa gelir” demişti. Bu sözü anımsattığım genç Fransız ozanı bana, “Kuş ya gelmezse?” sorusunu yöneltmişti. Ben de ona, “Siz de kafese biraz ekmek kırıntısı atarsınız” şakasını yapmıştım. Burada söylemeden geçemeyeceğim, şiirin biçim ve içerik olarak bölünmesi anlayışı, bana hep yabancı kalmıştır. Çünkü bu anlayış, güzel duyguları, soylu düşünceleri iyi bir biçime sokmanın şiir demek olduğunu sanısını içerir. Şiirde böyle bir ikilik yoktur, demek şiir sanatı bu iki ögeyi birleştirme becerisi değildir. Düzyazının işidir bu. İyi yazılmış düzyazı, içerdiği düşünceyi dikkatsizce yazılmış bir düzyazıya göre elbette daha iyi iletir ve… kendisi aradan çekilir. Ama yapısı gözümüzün önünden kaldırılmış bir şiir, hiçbir güzel duygu ve soylu düşünce bırakmaz ortada, tümden çeker gider. Şiir kendisidir, o kadar. Bir şiiri “anlatma”yı hiçbir zaman başaramayışımızın nedeni budur.

Daha da açarsak, her şiir, şiir üstüne eleştirel bir görüştür.

Melih Cevdet Anday, Aldanma ki,  Remzi kitabevi, s46

6 Şubat 2015 Cuma

Akdenizde Bir İncir Kuşu: Hasan Varol

 Aydan Yalçın

AKDENİZ’DE BİR İNCİR KUŞU: Hasan Varol          Aydan Yalçın

ARDIÇ TÜRKÜLERİ (1991-Güneş Yay.)

Şairi şiir yazmaya çağıran iki şey vardır. Birincisi; şair yapıtını oluştururken

ona tarihsel, toplumsal ve kültürel bir ortam hazırlayacak olan ‘gelenek’tir.

İkincisi ise; Diğer şairlerin yapıtlarıdır. Diğer şairleri okuyan genç şair, böylelikle

şiir dünyasındaki yerini belirleyecek, kendi özgün yapıtını oluşturacak ve şiir

dünyasına eklemlenecektir.

Hasan Varol, bunu iyi bilen ve şiirine başarıyla yansıtan bir şairdir. Bir

kere doğup büyüdüğü coğrafyayı çok iyi özümsemiştir. Bu özümseme onun

insana olan sevgisi, halkına ve ülkesine karşı duyarlılığıyla birleşince, yaşam

karşısındaki duruşuna yansıyıp şiirlerine sızıyor.

Varol’un ilk kitabı “Ardıç Türküleri”1991 yılında çıkmış. 1952 doğumlu

olduğuna göre 39 yaşında bir ilk kitap, belki birazdan bu gecikmenin sebebini

açıklar bize. “Ardıç Türküleri” bir ilk kitap olarak oldukça başarılı bana göre. Bu

başarının altında yatan, şiirlerin aceleye getirilip kitaplaşmadan önce iyice

demlendirilmiş olması olabilir. Kitapta yöresel dilin oldukça yoğun kullanılması

belki başkalarını zorlayıp yorabilir, ama ben bir Akdenizli şair olarak büyük keyif

aldım. Ben işim gereği doğup büyüdüğüm Akdeniz’e hep özlem duydum,

tutuklu yaşadım. Belki bundan, bazı Akdenizli şairlerin şiirlerinde beni şöyle

derinden sarsan, doğup büyüdüğüm topraklardan süzülüp gelen, hatta

unuttuğumu sandığım ama dilime yüreğime doğuveren bir sözcük, bir imgeyle

karşılaşmak beni heyecanlandırır. Varol şiiri bana bunu yaşattı diyebilirim.

“Ardıç Türküleri”nde şair daha çok yaşamı sorgular. Bu sorgulama olumsuzluk

penceresinden değildir, yaşamı anlamlandıran değerler üzerindendir. Yaşamın

gizil gücü olan doğanın her bir parçası onu yaşama çekmekte, yaşama sevinci

vermektedir. Laleler, kar göletleri, çirişler, rüzgâr, güneş, ay, bunlardan

birkaçıdır. İnsana sunulmuş tüm bu güzellikler karşısında şair şaşkındır ve tıpkı

bir at yelesini tutar gibi yaşama tutunmak onu kontrol etmek isteğindedir. Buna

ulaşmadaki en büyük gücü ise sevgide bulmaktadır. Ona göre sevgi insanı insan

yapan en büyük damardır.

Civcer ayranı, ballık otları, tozağan, menengiç, harnup, yarpuz gibi

Akdeniz yöresine özgü birçok sözcüğü bilenlere hatırlatırken, bilmeyenlere de

öğretir. Akdeniz’in insanın yapısı, bölgenin coğrafyası, tarihi, kültürü hakkında

bilgi verirken “türül türül tütmek, çımgışmak, şavıldamak” gibi birçok yerde hiç

duyulmamış sözcükleri ve deyimleri cesurca kullanmaktan da kaçınmaz.

Şairimizin kitabında zaman zaman, Türk ve Dünya şairlerine göndermeler

yaptığını görüyoruz. Örneğin: Nâzım’ın “Hava kurşun gibi ağır” dizesinden

esinlenen şair “ Yüreğim, ekmeğin kavgasında bir kurşun kadar ağır olmalı”

diyerek şiirinde güçlü bir dize kuracaktır. Sevgili tanımlanmasında ‘gözler’ daha

bir öne çıkar. Bazen balık, bazen sincaptır gözler.

Onun için, yüreğin en güzel dilidir türküler. Çünkü yüreğinin yangınını en

iyi türküler dile getirir. Acının, hasretin, sevdanın türküsünü, aymazın, halden

bilmezin alnına adeta nakışlamak ister şiirlerinde şair. Hatta bazı şiirleri sanki

türkü formatında yazılmış gibidir. Bunun Karacaoğlan geleneğinden geldiğini

düşünüyorum.

Ay geceleri ay geceleri

Kış ay geceleri

Yıldız doğmaz dağlara

Ay geceleri

Kozaların ak bulut yarıldığı gece

Armutların ak çiçek açıldığı gece

Karların ışıl ışıl yandığı gece

Vurgunum ay geceleri

Durgunum akacağım

Bendimi yıkacağım

Dağ başı ay geceleri

Elde filinta dağlarda

Fabrikalarda geceleri.

Toroslar’da yörük kültürüyle doğup büyümüş, doğayla iç içe olan Akdeniz

insanın büyük şehirde yaşaması gerçekten zordur. Adeta sıkışıp kalma, nefes

alamama gibi bir duygudur bu. Hasan Varol gibi Akdenizli bir şair olan

Abdülkadir Bulut’ da işi gereği İstanbul’da yaşamak zorunda kalmıştır.

Bulut “Acılar Yurdumdur” kitabında doğup büyüdüğü yerlere olan hasretini

şöyle dile getirir:

Üç yıldır Alibeyköy’deyim

Sabahları yağan yağmurlara

Karışarak başlıyorum her şeye

Şiire, aşka ve arkadaşlığa

Üç yıldır Alibeyköy’deyim

Taş aralarına sıkışıp kalan

Zeytin köklerini andırıyor

Hayat burada

Hasan Varol’da da aynı acı vardır. Ona göre ‘dağların türküsü’ ne

eyerlemişsen kendini, şehir hayatı katlanılmaz olacaktır. Bu acıyı bakın nasıl işler

“Ardıçların Türküsü”nde:

Bilmiyorum bilmiyorum

Yaşamadığım çocukluk anılarım ne zaman bitecek

Ne zaman silinecek dağların türküsü kalbimden

Alışabilecek miyim şehrin kahpeliklerine

Kalbimde bir türkü:

Ardıçların meşelerin türküsü / bitmiyor kalbimde

Alışmalıyım çirkeflerin güzellerin koyağına

Alışmalıyım

Uça göçe yaşanmıyor bu şehirde

Şehrin nabzını dinlemeli

Yön vermeliyim kalbime.

Şair için yörük çocuğu olmak ‘dağların’ ve ‘yıldızlar’ın çocuğu olmak

anlamına gelir. Çünkü kıl çadırda yer yatağından gökyüzüne bakıp, yıldızları

seyrederek uyumak bir yıldız olup diğerlerinin arasına yerleşmek gibidir:

Anamdan doğalı

Karlar içinde kıl çadırlarda

Yıldızların kucağında yıldızlar kucağımda

Dağ çocuğuyum ben yıldızların çocuğuyum

Şiirini slogana bulaştırmadan, kavgaya da yer verir Şiirlerinde Hasan

Varol. Oldukça yalın bir dille kaleme aldığı şiirlerinde halkını ‘ekmeğinin

kavgasına’ çağırır. Şair toplumsal dertlerin yüküyle doğmuştur bir bakıma. Hele

bir de çileli bir ortama doğmuşsa. Hasan Varol, tam da bu noktada halkının

acısını, ekmek kavgasını, yüreğinin sevdasıyla harman edip bunu haykırma yolu

olarak şiiri seçer. Çukurova işçilerinin ekmek kavgasını işler şiirlerinde. Şiirinde

ustalarını seçmiş, gideceği izi belirlemiştir.

Ben o meşelerin altında büyüdüm

Çorlar çintikledim salep çiçeği sevgileriyle

Büyük ağır gecelerin uykularında

Bir dağım senle

Yeşil bir fidan defneden

Ağır akan ırmak türkülü

Ben beni verdim dağlara

İz süreceğiz Mayakovski, Lorca, Neruda ve Nâzım’la

Kürneğimizden

Sevdalarla boşanacağız dağlara

Şaire göre bir halkın türküsü susarsa, dağları da yıkılacaktır. Çünkü; aşkın,

barışın, umudun türküsü en güzel dağlarda duyulur. Ve bu türküyü en güzel

şairler söyler. Tıpkı Mayakovski, Lorca, Neruda ve Nâzım gibi… Hasan Varol da

daha ilk kitabıyla şiirin peşine düşer ve ustalarının peşinden gider.

KALBİM UÇURTMA (1992- Broy Yay.)

Bu kitapta da yine ‘türkü dili’nin öne çıktığını görüyoruz. Artık şair;

çamların, rüzgârın, meşelerin, tayların, kısaca yaşamın türküsünü fırtınalı bir

dille de olsa söylemeyi öğrenmiştir. Bu dil oldukça yalın, zaman zaman uyakların

ve müziğin öne çıktığı bir dildir. “Ardıç Türküleri”nde yaşamı kontrol etme

isteğiyle yanıp tutuşan şair, artık yaşamı tanımakta, inceliklerine inebilmekte,

bunu şiirlerine yansıtabilmektedir. Kitabın ilk şiirleri bana biraz ‘Garip Şiiri’ni

anımsattı. Örneğin “Nar Çiçeği” şiiri:

Nar çiçeği ne zaman açar?

Sulanınca her zaman

Rengini kimden alır, kızılı?

Benden alır, sevgilimiz dudağından

Nasıl büyür, boy verir?

Ben sarıp sevdiğim zaman.

“Kalbim Uçurtma”nın ilk bölümlerinde doğanın, çiçeklerin, böceklerin öne

çıktığını görürüz. Şair bazen bir dereyle, bazen bir kuşla, bazen de bir çiçekle

konuşup dertleşir. Şiirlerinde öykülemelere gider:

Yalılara çarpan sular martılar çığlıklarıyla

Balıkçılar ağları başında eli sepetli

Kaleiçi’nde

Sappho, akça kızlarını toplamış da başına

Lir çalıyor.

Şiirlerinde “köylerde ev duldalarına kukumav kuşları konardı” gibi ilginç

aliterasyonlara da rastlanıyor.

Kitap bölümlenmemiş ama bir kısım şiirlerde toplumsal sorunların,

paranın gücü karşısında kaybedilen insanlığın, emeğin sömürüsünün şiirleriyle

karşılaşıyoruz. Örneğin; “İğdiş” şiirinde dönemin iktidarını da yanına alan

emperyalizmin, ülkeyi nasıl ‘iğdiş’ ettiğini, kısırlaştırıp insanları birbirine

düşürdüğünü, barışı ve kardeşliği nasıl yok ettiğini anlatır.

Yapılar çatlak çatlak sıkıntıdan

Pencereler yetmiyor çığlıkları dışarıya atmaya

Kan sızdıran duvarlar yetmiyor…

Daha iyi anlıyorum şimdi

Kardeşlik kalkmıştır!

“Dilime Düştüğü Zaman“ şiiriyle ‘12 Eylül‘ü sorgulayıp, çekilen acıları,

sönen hayatları, yapılan işkenceleri oldukça lirik bir şekilde düşürür dizelere.

Onun için Eylül; narların koyunda çatlaması, yüreklerde fırtınaların kopması,

evlerin basılıp nalçalarla çiğnenmesi, doğruların yerine yalanın hilenin geçmesi,

işkenceler görülüp memelerin sütten kesilmesidir. Halka, toprağın kan emdiği

omuzu apoletlilerin kudurttuğu bir hayatın yaşatılmasıdır.

Emperyalizmin sömürgesine giren ülkesinin bağımlılığının her geçen gün

artması, sevginin ve insani değerlerin azalarak paranın gücünün öne çıkması ve

toplumun inceliklerini yitirip tüketim toplumuna dönüşmesi şairde derin acılara

sebep olmaktadır. Burada;

“Ah! Kimselerin vakti yok, tutup ince şeyleri anlamaya” diyen Şair Gülten

Akın’a bir selam göndermeden olmaz.

Evet, bu kirlilik karşısında Hasan Varol için tek çözüm; sevdiğinin elinden

tutarak, kalbini uçurtma yapıp uçup gitmektir gökyüzüne…

Duraktan uzaklara bakıp gel diyorum sevgilime

Gel uyutan bir afyon oldu bu uygulanan ekonomi

Ve ahlakı, beklenmeyen doğal afet, sel baskını gibi

Çok evlilikler sarsıldı bu yıllarda, yıkıldı

Sevgiler eridi tüketim reklamları karşısında

Tut elimi harlı bir karanfil gibi

Gidelim seni seven kalbim uçurtma.

ÇİÇEK ATLASIM (1994- Güneş Yay.)

Çocuk şiirlerini topladığı bir kitaptır. “Çiçek Atlasım” ‘da dünyanın ve

insanın kirlenişine ‘çocuk duyarlılığıyla’, bir çocuğun penceresinden seslenir

Hasan Varol. Doğaya ve insana olan sevgisini çocuk diliyle işler şiirine.

AŞKA SÜT PORTAKAL ÇİÇEĞİM ( 1996- Güneş Yay.)

Şairin toplu şiirlerine adını veren şiir bu kitapta karşımıza çıkıyor.

Aşka Süt Portakal Çiçeğim’de şair kendinden yola çıkarak, kent

yaşamındaki sancıları, kentteki bireysel bunalımları, yaşamın zorunlu kıldığı

ayrılıkları, yaşanılan çağın sorunlarını, günlük kaygıları ve araya sıkışıp kalan aşkı

anlatır.

Kitabın ilk üç şiirinde şairin kızına sevgi ve özlem dolu seslenişine tanık

oluyoruz. Karnı doyup uykuya dalan bir bebeğinin bir şair baba gözünde, ilginç

benzetmelerle nasıl şiirleştiğini görelim:

Örteyim üstünü minnacık ellerin üşümesin

Sütünü içirip yatırmıştım muzlu sütünü içirip gözlerin

Baktım ak çakıllar içinden geçen su gibiydi gözlerin

Gülerken uyumuş, uykuda küçük bir göl gözlerin.

“İncir Kuşu” şiiri ise yıllar sonra toplu şiirlere adını verecek bir şiir olarak

karşımıza çıkar kitapta. Hasan, birkaç ay önce toplu şiirlerine kitap adı olarak

seçtiği birkaç ismi bana saydığında, içlerinden “İncir Kuşu”nu seçmiş, ayrıca bu

adı çok da sevmiştim. Bana göre Akdeniz’i anımsatan, Hasan Varol şiirinin

coğrafyasına denk düşen, sımsıcak naif bir kitap adıydı. “İncir Kuşu”nun, sessiz,

uslu, yalın bir şiir yazan, Edip Cansever’in deyimiyle “yaşadığı yere benzeyen”

şairin şiirlerine yakıştığını düşünüyorum.

“Çiçek Atlasım” şiiri III. Kitaba adını verse de burada karşımıza çıkıyor.

Aslında bu şiir III. Kitaba girebilirmiş. Diğerlerine göre biraz daha çocuk diliyle

yazılmış derinliği olan bu şiirde şair yaşadığı coğrafyayla barışıktır. Ruhunun

üşümesini şiirle, teninin üşümesini ise güneşle ısıtır.

Bu kitabın bazı şiirlerinde ‘hece vezni’ denemelerinin yapıldığı, iç ve dış

uyakların biraz daha öne çıktığı görülür. Aslında Hasan Varol’un şiir sürecinde,

şiirlerinde yalınlığı mutlaka koruyarak farklı şiirsel tekniklerden her an

yararlandığını görüyoruz. Şairin şiirini daha ileriye taşımak için farklı şiir

tekniklerini denemekten kaçmadığını söyleyebiliriz.

Kitapta peş peşe gelen “Uslu Dur Kalbim ve “Kapanmış Fırtınalardan“

şiirlerine geldiğimizde ise; Varol’un önceki kitaplarında görüp alışageldiğimiz

mutluluğu, aşkı, hayata olan heyecanını yazan coşkulu kalemi gitmiş yerine

hüzünlü, kaygılı, zaman zaman isyankar bir kalem gelmiştir. Artık 43 yaşına da

gelen şairde ‘yaşlanmanın verdiği bir hüzün de hâkimdir. Necatigil “Şiir, şairin

içine taş gibi oturmuş olayları, olguları kâğıda dökme işidir “ der. “Şairin

hayatının da şiire dahil” olduğunu düşünürsek, “Aşka Süt Portakal Çiçeğim” bir

nevi şairin kendiyle ve hayatla yaptığı yüzleşme, bunun sonucunda yaralarını

şiirle sağaltmaya çalıştığı bir kitaptır. Özetle; hayatın ve insanın sevgisizliği ve

somurtkanlığı karşısında şairin ne kadar mutsuzlaşıp, yoksullaştığını anlatır.

DENİZ (2011-Artshop Yay.)

Şairin son kitabı “Deniz” de şair artık hikmet burcuna girmiştir. O şiirin

patikasında bir gezgindir artık. Portakal çiçeklerinden topladığı sözcüklerle emin

adımlarla ilerler şiirin patikasında. Gittiği her yere en büyük aşkını, ‘Akdeniz’i

götürmek ister.

Cebimde sözcükler

Portakal çiçeklerinden topladığım

Yollara döke döke gideyim

Sözcükler ak ak köpük olsun

Gideyim

Varsın

Salyangoz gibi sürüneyim

Akdeniz

Aşk ol içimde, gideyim.

Varol şiirinde nesneyi imge düzeyine çekmek yerine onu saf halinde

bırakarak vurgularla ve ek sözcüklerle destekleyerek daha da özüne götürüyor

ve daha da güçlü kılıyor.

“Biliyorum nergis suluyorsun / şimdi / beni kokluyorsun”

Bazı arkadaşlar Varol şiiri için Abdülkadir Bulut şiirinin son halkası

diyorlar, buna kesinlikle katılıyorum ama ben yine de son halkası olmamasını

diliyorum, çünkü Akdeniz’in, Toroslar’ın, yörük kültürünün daha birçok şiiri

yazılabilsin istiyorum.

Metin Demirtaş “Abdülkadir Bulut’u Anarken “ adlı şiirinde şöyle demişti:

Arkadaşlarla/ Abdülkadir’i anıyorduk ki/ birden ortalığı/ kekik ve nane kokusu

sardı

Yahu arkadaşlar/ hele bir bakın/ şiirleriyle sokaktan /Abdülkadir geçiyor

olmasın

Kaybedilen veya hasret çekilen bir dostun yürekte bıraktığı sızıyı Andre

Verdet’den yola çıkarak ve de şiirde müziği öne çıkararak bakın nasıl anlatır

Hasan Varol:

Sessizlik içinde birden

Aralanırsa kapınız

Kimi zaman kendiliğinden

Yeşil yaprağın üzerine sinmiş

Kavuşmaya hasretlik çeken

Bir dost kokusudur gelen

“Deniz” şiirlerinde daha çok yalnızlık, hasretlik, özlem ve anılarda yapılan

yolculuklar vardır. Köyevinde yalnızlığı, anıları ve inişli çıkışlı duygularıyla

ağrılıdır şair. Tıpkı Cemal Süreya’nın deyimiyle “ Vurdukça kendini taşlara

çoğalan, ama hiç dinmeyecek olan” bir ‘su’dur. Akdeniz yöresine ait bitkiler,

doğal zenginlikler her an hissedilir şiirlerinde.

“Kalbimde Pataralı kız, ellerimde mersin kokusu” derken. O güçlü mersin

bitkisinin kekre kokusunu bize çok iyi duyumsatır. Burada bir parantez açmak

istiyorum (Sabit hoca, şiirler karanfil kokuyor vs… şairler birbirine övgü

düzüyorlar der) ama gerçekten “Pataralı Kız “şiiri bal gibi “mersin kokuyor. J

ben bu şiiri okuyunca o kokuyu hissettim.

Kitabın ilginç şiirlerinden biri de şairin “Günlükler” adını verdiği uzun

şiirdir. Burada şair kendini sorgular, özeleştiri yapar bir bakıma. O, Saif Faik gibi

“yazmazsam çıldıracaktım” demez.

“Merak mıdır bilmem yazdıklarımın nedeni / soru sorsam yanıt alsam /

düşünsem düşünsem / biçim versem ey yaşam!” der.

Yazma sebebini, hayata dair sorularına yanıt aramak olarak açıklar.

Burada önemli bir nokta; bu açıklama ve elde edilen sonuçlar ona yaşamını

biçimlendirme şansını verecektir.

Burada merak ediyorum, Hasan Varol acaba şiiri bir yaşam biçimi olarak

mı algılıyor, ya da şöyle diyeyim, şiir onun kurtarıcısı, koruyucu meleği, yol

göstereni mi? Bana öyle geldi.

Şair “Deniz”de kendini mutlu edecek, hayat bağlayacak küçük sevinçlerin

peşindedir. Çünkü küçük şeylerin sevinci onu başka bir âleme götürür. Sevgili

yanında olmasa da kalbi çocuksu bir sevinç içindedir. Umudun, sevincin,

mutluluğun şiirini yazmak ister:

Ne güzeldir bulutlu bir ikindiüstü yağmur çağıran kırlangıç

Tut elimi, dondurma param cebimde, hopla hopla şimdi

Kalbimden kanat açan güvercin gibi geç

“Deniz”de şairin yöresel dili biraz daha azalttığı görülse de şiirde yalınlık

sürer. Dizeler biraz daha uzamıştır, daha bütünlüklü uzun şiirlere rastlarız.

Amado’dan “İnsanın anayurdu çocukluğudur” alıntısıyla girdiği “Bir Kentin

İzleri” adlı uzun şiiri kitabın önemli, güçlü şiirlerinden biridir. Gerçekten de

Mersinin doğal ve tarihi güzelliklerini şiir formatında adeta nakış nakış işlemiş

şair.

Meşe, ladin, katran kokularının indiği sabah serini sokaklar, Müftü

Köprüsünde başlayan yağmur, Berdan Çayının etrafa yaydığı serinlik, çiğdem,

sedir, kuşburnu, nergis kokuları, defne gölgeleri, Karacaoğlan’ın dağda taşta

bıraktığı izler, Aya Thekla, Aziz Paul, Yedi Uyurlar mağarası, üzüm bağları,

Dedeler Köyündeki üç şerefeli camii, çerezye yiyen çocuklar, gezici simit

sergileri ve Toros yörüklerinin yaşamlarından kesitler …

Hasan Varol’un toplu şiirleri üzerine benim diyeceklerim bunlar. O

yaşadığı coğrafyanın tüm güzelliklerini, şiirsel yetkinliğiyle bütünleştirip yalın

ama derin sözlerle bize sunuyor. Adı toplu şiirler olsa da ben yeni şiir

kitaplarının yola çıkacağına ve ilerde bu kitaba ekleneceğine inanıyorum. Hasan

Varol’dan küçük bir dizeyle konuşmamı noktalıyorum.

Bir çocuk gibi kucaklıyor hayatı şiir

nefesiyle sevinçler hohlayan bir çocuk gibi kollarıyla

                                                      kucaklıyor hayatı şiir…

Aydan Yalçın

(Kurşun Kalem dergisi sayı 30, Temmuz - Ağustos 2014)