1 Ağustos 2014 Cuma

Günce Temmuz 2014

Hasan VarolGünce

8 Temmuz 2014

“Ve sen portakal çiçeği yüklü güney yeli,” Guasimado

OKURKEN ÇEVİRİYE RASTLADIM

İnsan düşlerini, düşlediğini, düşündüğünü acaba var olduğu koşullar içinden mi oluşturur? Yoksa neden başka bir koşulda düşünüp yazanın söylediği bazen çevrilemez? İnsan ve düşündüğü ses ile söyleniyorsa, sanat ile ortaya konuyorsa ve bunu insan yapıyorsa bir çeşit bu çevrilebilir olması gerekmez mi? Şiirin “ulusal-yerel” olduğunun biliyorum, o nedenle bazı sorunlar yaşandığını biliyorum. Hatta aynı iklim, aynı sosyal olaylar, olaylarda, yaşananlarda paralellik olursa çeviri kolay olur, bunun da biliyorum. Ama bazen çevrilemez olması neye dayanır, nedir sorun?

Mühür dergide Mustafa Fırat şair Enver Ercan ile söyleşirken yine bu konuya parmak basıyor Enver Ercan. İlgili bölümü olduğu gibi alıyorum, çok net anlatmış çünkü.

“Şiirlerimin başka dillere çevrilmesi sırasında hep sorunla karşılaştım. Sorunun kaynağı Türkçeye özgü sözcükler, cümleler kullanmamdı. Sözgelimi “birlikte kaynardı suyumuz” sözünün Hollandacada bir karşılığı yok, bu nedenle anlamı da yok. “Aynı anlama gelecek başka bir söz kullanılamaz mı” diyeceksin. Bu sefer de “sözcüklerinize kadar ıslanırdınız” cümlesi çıkıyordu karşımıza ve burada kesinlikle yağmurdan söz etmiyordum.  En ilgincini de “Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman” kitabımın Fransızcaya çevrilmesi sırasında yaşadım. Fransız çevirmen “Geçerken mi, geçtikten sonra mı öpüyor?” diye sormuştu, Fransızcadaki aksanlar yüzünden. İşte böyle sorunlarla karşılaşınca, Türkçenin kıvraklığını vurgulamak, biraz da garip gönlümü avutmak için “Türkçenin dudaklarısın sen” diye mırıldanmıştım. Sonra da “ulan güzel bir laf bu” demiştim kendi kendime.”

Enver Ercan ile söyleşi, Mustafa Fırat, Mühür dergi sayı 52, s 42

Bir dilde söylenenin başka bir dilde karşılığı neden olmaz? Var da bulamadılar mı, gerçekten yok mu, yok olması olası mı, olağan mı? elbette çevirmen değilim ve bu konuda ne diyeceğimi de bilemiyorum. Enver Ercan’ın “Sorunun kaynağı Türkçeye özgü sözcükler, cümleler” gibi yansıtmasını da biraz kabul edemiyorum. Bir dil, tanınmamış olabilir, yeterince kullanılarak belirli bir akışkanlığı, güzelliği keşfedilmemiş olabilir; oysa Türkçe’de nice güzellikler, incelikler var, öbür dillerde karşılığını keşfettiğiniz zaman dilimizin ne kadar zengin olduğunu söyleyebiliriz. Bu her dil açısından da böyledir gibi geliyor bana. Bizim dil öksüz de öbür diller ikişer analı babalı mı büyümüş! Demem o ki günümüzün teknolojik varlığı içinde Türk insanının oldukça ilerde bu işin içinde olduğunu görüyorum, o zaman çevirmenlerin, dilcilerin bu sorunu da çözeceğine inanıyorum.

Çeviri ile ilgim burada bitmedi. Elimde iki öykü kitabı var:Çehov’un Küçük Köpekli Kadın, çevireni Hasan Ali Ediz, Altın Kitaplar Yayınevinden çıkmış Ekim 1971. İkincisi.Çehov, Seçme Hikayeler, Antik Dünya Klasikleri,Ekim 2009. Hem birinci hem ikinci kitapta sözünü edeceğim bir öykü var, aynı öykü, ama çevirisi nedeniyle ayrı adlarda, Hasan Ali Ediz, “Küçük Köpekli Kadın” diye çevirmiş, Aslınur Kara ise aynı öyküyü “Oyuncak Köpekli Kadın” diye çevirmiş.

Hasan Ali Ediz şöyle başlıyor öyküye: “Rıhtımda yeni bir kişinin, küçük köpekli bir kadının peyda olduğunu söylüyorlardı. İki haftadan beridir Yalta’da oturan ve artık burasına alışmış olan Dimitri Dimitriç Gurov da yeni gelenlerle ilgilenmeğe başlamıştı.” Age s 35

Aslınur Kara ise Oyuncak Köpekli Kadın öyküsüne şöyle başlıyordu:

“Rıhtımda yeni bir yüzün görüldüğü haber verildi; küçük köpeği olan bir kadın. On beş gündür Yalta’da olan ve çevreye alışmaya başlayan Dimitri Dimitriç Gomov’da yeni yüzlere karşı bir merak başlamıştı.”  

Aynı anları anlatan birer bölüm daha vereyim. Hasan Ali Ediz:

“İşte bir gün, akşam üstü, bahçede yemeğini yerken, bereli kadın, yanındaki masaya oturmak üzere, ağır ağır geldi. Kadının görünüşü, yürüyüşü, giyimi kuşamı, saç tuvaleti, onun iyi bir çevreden ve evli olduğunu, Yalta’ya ilk defa geldiğini, canının sıkıldığını belli ediyordu.” S 37

Aslınur Kara ise aynı paragrafı şöyle çevirmiş.

“Olay şöyle gelişti; bir akşam, bahçede akşam yemeğindeyken geniş kenarlı şapka takan kadın, yavaş adımlarla gelip yandaki masaya oturdu. İfadesi, yürüyüşü, kıyafeti ve tuvaleti Dimitri’ye onun sosyeteye mensup, evli, Yalta’ya ilk defa gelmiş yalnız ve sıkılmış bir kadın olduğunu söylüyordu.” S 138

İki metni yani çeviriyi karşılaştırmak, ne anlatıyor? Sorusunun yanıtı yanında hangi çevirinin daha bir Türkçe, sözcük fazlası olmayan dilin kullanımına önem verilmiş olduğunu görmek için belki ikişer kez okuyup kara vermek gerek. Aynı sözcüklerle aynı cümleleri kurmak mı acaba çeviri, sanmam. Bunun yapılması zor, hele şiirde hiç olmaz bu. Yine de iki metnin birini daha çok beğeneceksiniz. Ya da ben çevirsem şunu şunu şöyle söylerdim deyip yeni bir çeviri ortaya koyacaksınız.

İyi ki çeviri var! demekle yetineyim ben burada. Ancak, şiir üzerine daha önce yaşadığım şok olduğum şu yazıyı da paylaşmalıyım sizlerle. Bu şiir üzerinde olunca birebir anlamı taşan, çağrışıma giren yani imgeyi gündeme getiren...şiir olunca iş değişiyor. Yine de şaşaladığım buradaki aynı bitkinin iki ayrı adla verilmesi, Türkçede bu “olamaz” dedirtmesi bana. Biriniz böğürtlen derken öbürünüz aynı bitkiye başka bişey diyebilir mi, demesi gerekir mi, onun da böğürtlen demesi gerekmez mi? İşte yazı, anımsayalım:

12 Ekim 2010Çağdaş İtalyan ozanlarının en önemlilerinden. 1962’de bir Yunan Şiir Ödülünü, 1973’te Uluslararası Struga Şiir Ödülü’nü kazanmış. Devamında 1975’te Nobel Şiir Ödülünü de almış. Bu büyük ozan:Eugenio Montale.Dilimize değişik çevirmenler şiirlerinden çevirmiş. Elimde Sait Maden’in “Seçme Şiirler” Cem Yayınları adlı kitabı var. Okuyorum. Daha önce de okumuşum, ama bende yeterince iz bırakmamış. Yine elimde ınternetten indirdiğim bir şiirinin iki ayrı çevirisi var. Biri Faik Baysal’ın, öbürü de Egemen Berköz’ün. Şiirin ilk bölümleri aşağıda.

“Dinlemek böğürtlen dikenlerinin arasından” Çeviri, Egemen Berköz

“Dinlemeli çitlembikler, çalılar içinde” çeviri, Faik Baysal.

Bu birinci dizede geçen “böğürtlen” sözcüğü adı, ikinci dizede “çitlembikler” adını almış.  Şimdi burada iki ayrı ad aynı bitkiye nasıl verilmiş, yani çevrilirken bu nasıl böyle olmuş; ve belki de bir üçüncü ad bu bitki ve üçüncü bir sözcük... Oysa, diyorum, bu bitkinin şiirin aslına olan bu bitkinin Latincesi vardır ve oradan aynı adla çevrilmesi olanaklıdır. Yoksa imgeyi aynı verebilmesi zaten olanaklı değildir, onun çevirisine yetenek, birikim, vd şeyler gireceğinden onda aynı şeyi beklemiyorum. Ama bir bitkinin aynı olmaması birinin “böğürtlen” diğerinin “çitlembik” olması düşündürücüdür. Hem Türkçede bildiğimiz kadarıyla bu bitkiler farklıdır.

UZANMAK GÖLGESİNE, SOLUK VE DALGIN

Uzanmak gölgesine, soluk ve dalgın,güneşten kızgın bir bostan duvarının,dinlemek böğürtlen dikenlerinin arasındantarlakuşlarının şakımasını, hışırtısı yılanların.Çeviri: Egemen BerközSOLGUN VE DALGIN, GÖLGEYE UZANMAK

Solgun ve dalgın, gölgeye uzanmakbir arsanın kızgın duvarı yanındadinlemeli çitlembikler, çalılar içindedüşünü karatavukların, kayışını karayılanların.Çeviri: Faik Baysal

Tekrar olsa bile 2010 yılında neler yazmışım, okuyalım:

İki arkadaşa da teşekkür ediyorum, ancak iki çeviri arasında, okurca görülebilecek kadar bir farklılık olduğunu da belirtmek istiyorum. Gerçi şiir bu dörtlükte bir havayı,(doğa-insan ilişkisini) vermektedir. Ama gönlüm yine de “soluk ve dalgın” ile “solgun ve dalgın”ın aynı olmadığını söylemektedir. Yine “güneşten kızgın” deyince sanki güneşten daha kızgın, ısınmış, sıcak anlamı da geliyor aklıma ve bu nedenle “güneşle ısınmış bir kızgın duvar” mı desem, veya aynı bıraksam mı; bu kez “bir arsanın kızgın duvarı yanında” kızgın bir duvarın dibinde anlamında bu sade söylemi mi seçsem? Bu söylem düzanlatıma çok mu yakın? Devamında “böğürtlen” denen bir dize, öbüründe “çitlembikler” denen bir dize.(Bitkilerin Latince adları olurdu ama) Acaba bu iki ayrı ad aynı anlama mı geliyor? Karatavuklar, ile tarla kuşlarını veya yılanın hışırtısı(nı) da kayarken çıkaracağı için bu sesi, bunları çevirmenler gibi düşünmek olası bence de dedim. Dedim ama okuyuverip geçmek istemedim, böyle takıldığım, çeviri üzerinde yeni söylemleri aradığım şiirler olmuştur. Bu hem şairin benim dünyama çok yakın olduğunu gösterir, hem de çevirinin beni sardığını, kendini sevdirdiğini gösteriyor. İki çevirmenin de eline sağlık. Şiir üzerine düşündüren, kendisi için söz söyleten bir şiir bu. Çok sevdim.

21 Temmuz 2014

Uzun yıllar önce Furuğ’un bir kitabını okumuştum, şimdi kitaplığımda beş altı tane kitabı var, bu ilk okuduğum kitaptı. Yeniden okumak üzere elime aldım ve yaşamı bölümünü Onat Kutlar’ın yazdığı bölümü okudum, çarpıldım, uykum kaçtı, bir iki şiirini okudum, çarpıldım!..”Sonsuz Günbatımı” işte böyle bir kitap, Ada Yayınları’ından çıkmış; Farsçadan çevirenler: Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi. Çok yetkin, başarılı bir kitap bu.

Bir damlacık Furuğ okuduysan gel de uyu!

"KederliyimkederliyimBalkona çıkıyorum ve geceningergin tenine dokunuyor parmaklarım" FuruĞ

Sayfamda bunu paylaştım ve uykusuzca tedirgince gittim yatağa. Uyumak ne mümkün!..

22 Temmuz 2014

Aslıhan Tüylüoğlu ile yaptığım söyleşide şunları söylemişim: “Bir de yaşadığım çevremi şiire katma isteği vardı bende, Toroslar’ın yaşantısını şiir kılma isteği. Oradan yeni sözcükler katma isteği. Şiir yaşantıdan beslendiğine göre,  kendi yaşantımın bir kısmının şiirlerde olmadığını görmüştüm Yörük yaşantısının,...” böyle bir yanıt vermişim. Yazının çıktısı elime geçince yine elimdeki şu yazı ile örtüşen yanlarını düşündüm bu içeriğin; farklı sözcüklerle söylense de örtüşen yanları var, ya da özde aynı şeyler söyleniyor gibi geldi bana. Yazı şöyle: “Şu sözleri Orhan Veli’nin şiirlerinde, şairliğinde duyar, görür gibiyim.

“Goethe’in ‘her şiir durumdan’ oluşur sözünü kendisine rehber edinen Paul Eluard’ın deyişiyle, yeni şiir bir ‘durum şiiri’ olmalıdır. Eluard’ın burada ‘durum’ sözcüğü ile dile getirmek istediği şey, şairin ele geçirmek, dokunmak, anlamak, sezmek zorunda olduğu ‘gerçek’tir ve bu gerçek de sanıldığı gibi; öyle meleği, ilham perisi olan bir şey de değildir. Tam tersine bu gerçek ‘mutsuz ve tozlu, acımasız, saçma, korkunç olabilir. Aptallık, yoksulluk, hastalık ve savaşla adlandırılabilir. (...)”

Sözü edilen her iki yazıda da şairin dışındaki gerçek, şairin kendi yaşam gerçeği ve bunun şiire aktarılması, insanın ve sorunlarının şiir kılınmasıdır aslında. “durum şiir” denmesiyle, insan halinin insan gerçeğinin öyle peri, esin vs öne sürülmeden şiir kılınmasıdır aslında.

Şimdi böyle düşünüyorum ben.

23 Temmuz 2014

Facebooktan arkadaşım Nazlıgül bir şiir paylaştı ama başı yoktu şiirin yani önce yok olduğunun da bilmiyordum aslında, çok sevdim, hemen dönüp kaynağını sordum, çevireni vs. şiiri aldığı yerde olmadığını söyledi. İnternette bir dolaşıp şiirin çevirisinin Cevat Çapan olduğunu gördüm. Yine de ne şiirin başı ne tamamı vardı, kimindi şiir, kim çevirmiş, okuyucu bu şiiri okuyunca neden asıl kaynağa gidemiyorduk?...Bunu da yazdım Nazlıgül’e, paylaştım yani “haklısın” dedi.

İlk karşılaştığım şiir şöyle idi:

“"Ben bugün, o dünkü ben değilim

Bana duymayı öğretti rüzgârgülleri

Geceleri eritip tersyüz ediyorum sevinçleri

Bir güvercinliği açıp unutuş saçıyorum

Ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün

Hiçbir şey söylemeden bakışlarımla

Saçlarına karanfil gizleyen

Bir çocuk gibi." O.Elitis

Şiirin tamamı var mı burda, çevireni kim? Belli değildi.

Şiir, o. Elitis’in “Çılgın Nar Ağacı” adlı kitabından alınmaydı aslında, adı ve ilk bölümü alınmamıştı. Tamamı:

AKINTIYA KARŞI

Akıntıya karşı yüzerek

Bir başka iklimde saydamlığı arayan balık

Hiçbir şeye inanmayan el

Ben bugün, o dünkü ben değilim

Bana duymayı öğretti rüzgârgülleri

Geceleri eritip tersyüz ediyorum sevinçleri

Bir güvercinliği açıp unutuş saçıyorum

Ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün

Hiçbir şey söylemeden bakışlarımla

Saçlarına karanfil gizleyen

Bir çocuk gibi.

Çeviri: Cevat Çapan

(Can Yayınları 1. Basım, Aralık 2010)

26 Temmuz 2014

Şimdi alacağım cümleleri daha önce okumuşum ama aktarıp aktarmadığımı tam kestiremedim, ikinci okuyuşumda ise aktarma ihtiyacı duydum, madem bir şiir tadı bırakıyor, şiir üzerine düşündürüyor beni, buraya almalıyım dedim. Şöyle:

“Şiir yitik bir kutsal evrenin özlemi içinde gelişir her zaman. Şair dilin, dille birlikte de insanla ilgili her şeyin tehlikede olduğunu göz önüne alan kişidir. Kullanılmakta olan kelimelerin güvencesi kalmamıştır; onlar anlamlarını yitirirlerse, her şey anlamını yitirmeye başlar-şair onlara bu anlamı geri vermeye çalışacaktır.(...)

Lamartin de Le Lac’ta böyle yapar: hayatının büyük bir önem taşıyan, başka anlardan ayrılan bir ânı; bu an unutulmasın diye bir şiir yazar, bu şiiri tekrarlıyacak, bu dili yeniden kullanacak olanlar onu değiştirmesinler, bozmasınlar diye sıkı kurallara başvurur.” (M. Butor Cep Dergisi 1 Temmuz 1967)

Devamından bir bölüm: “Bunun sonucu olarak, şiir her şeyden önce kelimelerin anlamlarının, sözlerin saklanmasının güvencesidir, yitirilmiş anahtardır; buna birçok erdemler daha eklenecektir.

Şair bir şey söylemenin “eşiğinde” olduğu, “dilinin ucunda” bir anlatım bulunduğu zaman, örneğin on ikiliklerle yazıyorsa, bu anlatımın fazla hecesi olacak, şairin bağlandığı kalıba girmeyecektir; şair de durmak, söyliyeceğini düşünmek zorunda kalacaktır.” (...) “Kelimeler bu yeni ışık altında belirince, daha başkalarını aramak zorunda kalan şair, bu zorlayıcı kalıbı doldurmak, bu görevi yerine getirmek için başka “anların”, başka “parçaların” ardına düşecektir; kurallar buluşa zorlayacaktır kendisini; bitmemiş mısra, bitmemiş dörtlük ya da bitmemiş “sonnet” tamamlanmak isteyince, bir çeşit araçla, ağla, tuzakla çevresindekileri araştıracak, böylece, birdenbire, daha önce hiç düşünmediği bir şey yakalayabilecektir. Bütün dünya başka türlü görünecektir.” age  s 25

Bu cümleleri yazan biri iyi hissedecektir, yeniyi bulmak için yapılan bir aranışı yakalayacak, kendisini bulacaktır bu anlatıda...

*

“Otuz yılı aşkın bir süreden beri Türk şiirinde dünyayı ve hayatı değiştirme özleminin ağır bastığı görülüyor.” Cemal Süreya.

Cemal bu yazıyı 1980 yılında yayımladığına göre, günümüze kadar otuz dört yıl daha ekleyelim de söyleyelim şimdi; Altmış dört yılı aşkın bir süreden beri Türk şiirinde dünyayı ve hayatı değiştirme özleminin ağır bastığı...”  valla ben,  ağır bastığını söyleyemeyeceğim; şimdi, sorunlar içinde boğulan şairin,  kendini anlatma, bireysel sorunlarını öne çıkarmanın günümüz şiirini boğduğunu söyleyeceğim...

27 Temmuz 2014

“Ozanlık doğadan, coşkun bir yaradılış getiren kişilere özgüdür.”

Aristoteles

Şair zihninde şiirin doğduğu anı betimlerken: “(Bu anda) şairin dimağı bir katalizör gibidir. Oksijen ve kükürt dioksit gibi gazın platin bir çubuğun bulunduğu bir (ortamda) sülfürik  asit meydana  getirmesi gibi, insan dimağı da yeni bileşikler meydana getirir.” T. S. Eliot

Şiir dilinde İmge

“İmgesiz sanat olmaz; şiir ise hiç olmaz.” Alexander Potebnya

İmge “duyuyla edinilen deneyimin dil aracılığıyla sunulması.” Perrine

“İmgenin görevi, taşıdığı anlamı anlayışımıza daha yakın kılmak değil, görüntüsünü yakalamaktır.” Şklovski.

“Yaklaştırılmış iki gerçeğin arasındaki bağıntılar ne kadar uzak ve yerindeyse, imge o kadar güçlü olacak ve o kadar heyecanlandırma gücü ve şiirsel gerçeklik taşıyacaktır.” Reverdy

“Çünkü duyulanla algıladığımız varlıkların, durumların zihnimizdeki görüntüleri, bunların şiire yansımış biçimleridir imgeler.”  Her imgenin “düşünsel bir resim” olduğunu belirtmekte, imgeleri oluşturan ayrıntıların da duyular yoluyla seçildiğini söylemektedir.”  Emin Özdemir

İmge örneklerine açıklamalarda Doğan Aksan:

“Sanatçının duyularıyla algıladığı görüntü ve tasarımların aktarılmasıdır.” S 32

“İmge, sanatçının çeşitli duyularıyla algıladığı özel, özgün bir görüntünün dille aktarılışıdır; bir betimleme değil, öznel bir yorumlama sayılabilir.”

“İmge, aralarında benzerlik kurulan iki nesnenin anılmasıyla aktarılmaktadır.” (Angina Pektoris-N. Hikmet)Doğan Aksan böyle diyor.

Şu Cep dergisi ne güzel bir dergidir Varlık’ın. Sevdiğim, içi dolu dolu... Zaman zaman elime tekrar alıyorum, boyutu da çok güzel tam cep dergisi, ceketinizin yan cebine rahat girer ceket giyip sokağa çıkacak olsanız ya da çalıştığınız yere götürmek için. Ama aslında dünyaya açılan bir pencere bu Cep. Tek tük rastladığım ve bulduğum an sahaftan aldığım bir dergi bu. Hatta 9. Sayı iki tane elimde.

“Sanatçının ilk görevi yaşamaktır belki de, ki yapıtını verebilsin. Hiç değilse, şurası muhakkak, birtakım İngiliz yazarlarının suçladığı gibi Ehrenburg'u Stalin'e karşı açıkça sesini yükseltmedi diye suçlamadan önce, o koşulların benzeri koşullarda kendi nasıl davranırdı, bunu iyi kestirebilmeli insan-ağız-dil yiğitliğinden ucuz ne var?”Çevire: M. Z. G.Peter Elstob (Varlık Cep dergisi sayı 12, 1967)Biliyorum bu paragrafın arkasında ne çok acılar var, şu "ağız-dil yiğitliği" de çok hoşuma gitti ve her dönem ne çok bu tür yiğitlik yapanlar var!?"Sallanır havada bütün bakışlarıssız ve hüzünlü ama yenilmemişyüceltir direnci çocuklar darağacındaBir gün mutluluk yeniden gelivermiş."

İlya EhrenburgÇeviri: Engin Aşkın

30 Temmuz 2014

Yaralarım senin cahilliğinden kanar. Şu “tütmek” ve “üşüşmek” sözcüğünü görünce yine aklıma geldi. Sen bu sözcükleri dizelerde görmedin mi, hiç anlamını aramadın mı? Peki ben biliyorsam, sen bilmiyorsan, aramızdaki fark buradan geliyorsa...