1 Nisan 2014 Salı

Günce-Mart 2014

Manavgat

3 Mart 2014

T.S.Eliot’un Şiirlerinde İnsanın Kendisini Gerçekleştirme Teması adlı Kültür Bakanlığı Yayınlarından Doç. Dr. Sevim Kantarcıoğlu çevirisi geçti elime. Bir ara almışım, Eliot’un Denemelerini okuyunca, buradan şiirlerine gittim, şiirlerinin değişik çevirilerini okudum. Derken o çok sevdiğim bir anda çarpıldığım, bir deniz kıyısında salaş meyhaneleri, içki, sevi, birbirine tutkun insanların dünyası bir hava(sını) bulduğum o şiiri ve şiir üstüne açıklamaları okuyunca bir hoş oldum. Yazar ne yazmış, ben ne anlamışım;heyhat!.. Aynı yazardan kısa alıntılar daha önce yapmıştım, hani diyordu ya T.S. Eliot, şiiri anlama konusunda: “Bir şiir farklı kişilere farklı anlamlar ifade ettiği gibi, bu anlamlar şairin kastettiğinden çok farklı da olabilir” benimkisi de o.

Şimdi sözünü ettiğim şiirin bir bölümünü alıp, sonra da kitaptan şiirle ilgili açımlara geçeyim, inanın çok ilginç buldum ben.

J.ALFRED PRUFROCK'UN AŞK ŞARKISI

S'iocredessechemiarispostafosse

apersoneche mai tornasse al mondo,

questafiammastariasenzapíùscosse.

Maperciochegiammaidiquestofondo

Montornovivaalcun, s'ioda il vero,

senza tema d'infamia ti rispondo.

Gidelim öyleyse, sen ve ben,

Akşam gökyüzüne baştanbaşa yayılınca

Bir masa üstünde eterlenmiş hasta gibi;

Gidelim, belirli yarı-terkedilmiş sokaklardan

Mırıltılı yalnızlıklarına

Bir gecelik ucuz otellerdeki tedirgin akşamların

Ve bıçkı tozu serpilmiş, istiridye kabuklu lokantaların:

Sokaklar ki sinsi amaçların yarattığı

Sıkıcı bir tartışma gibi arkadan gelir

Götürmek için ezici bir soruya sizi…

Ah, sorma 'o nedir?' diye

Gidelim haydi ziyarete.

Kadınlar odada gidip gelmede

Konuşaraktan Michelangelo üstüne.

Sarı sis ki sırtını vermededir pencere camlarına,

Sarı duman ki gemini sürmededir pencere camlarına

Gecenin dört bucağına diliyle yalanmış,

Lâğımlar içindeki gölcükler üstünde oyalanmış,

Boşvermiş bacalardan düşen kurumların üstüne düşmesine

Taraça yanından kaymış, ansızın bir sıçrayış yapmış

Ve yumuşak bir ekim akşamı olduğunu görüp

Bir zamanlar evin etrafına kıvrılmış, uykuya dalmıştı.”

(…)

Çeviri: Osman Türkay

Şiirin, hem Osman Türkay çevirisini hem de Can Yücel çevirisini okudum. İlk okuyuşumda çok etkilenmiştim. İsterseniz Can Yücel çevirisinden de giriş bölümünü alayım:

“Gel gidelim beraberce,

Akşam gelip göğün üstüne serilince

Ameliyat masasında baygın bir hasta gibi…

Gidelim bildiğin ıssız sokak içlerinden,

O sabahlara dek gürültüsü dinmeyen otellerle

Sabahçı kahveleri önünden…

Gidelim o sokaklardan işte…” Çeviri: Can Yücel

Dikkatsiz bir okuma, inan ki, hemen, kolunda bir sevgili ile birinin bu sokaklarda dolaştığını düşünür, düşündürür.  “Gidelim öyleyse sen ve ben” deyince sevgiliye seslendiğini düşünür, ama öyle değil; şimdi okuyacağımız alıntılar bu işin böyle olmadığını bize söylüyor.

Eliot için yazılan şu satırları okuyalım.

“Prufrock’un aşk Şarkısı’nda, çağdaş insanın acıklı durumunu, onun kendisine ve topluma yabancılaşmasından ve Tanrı’sından kopukluğundan ileri gelmektedir. Eliot, çözük bir kültürün mahsülü olan modern insanın psikolojik hastalığını onun kişiliğindeki çözülmenin ve parçalanmanın bir sonucu olarak görmüştür.  Bu kişilik parçalanmasından mustarip olan çağdaş insan, benliğinin birbiriyle tezat teşkil eden unsurları arasında hiyerarşik bir düzen kuramamakta veya ruhunda mevcut olan tutarlılık ölçüsünün yardımıyla, yine birbiriyle tezat teşkil eden çok sayıda görüş açısını bağdaştırarak kendi içinde tutarlı ve dış dünyada objektif karşılığı bulunan bir sistem oluşturmaktadır. (…)

Haydi gidelim öyleyse, sen ve ben,

Burada Prufrock’un “sen” diye hitap ettiği şey, ayrı bir şahıs değil, çözük kişiliğindeki öteki unsurdur. Yani sadece hisseden Prufrock, düşünen ve dış dünya ile ilişki kurabilen Prufrock ‘la ve fiziki varlığı ve dimağı arasında tam bir denge kurabilen güçlü bir erkek olarak karşı cinsle sağlıklı bir ilişkiye girebilecek olan Prufrock’u oluşta birliğe, tekliğe davet etmektedir. Bu demektir ki Prufrock, kişiliğindeki parçalanmanın farkındadır. Ancak hastalığın sebeplerini bilmek, ondan kurtulabilmek anlamına gelmemektedir. Prufrock’un temsil ettiği ruhi durumun en acıklı yanı da budur.”

Evet, şiirin kahramanının hangi ruhsal durumda olduğunu anladık demektir.

“Haydi gidelim öyleyse, sen ve ben,

Burada Prufrock’un “sen” diye hitap ettiği şey, ayrı bir şahıs değil, çözük kişiliğindeki öteki unsurdur.”

Şiiri bu pencereden okuyalım ve çağımızın insanını daha bir kolay tanıyalım.

4 Mart 2014

Fransızca çeviriler geldi. Artık on iki şiirim Fransızca da okunabilir meraklısı için. Elbette, yazar Mustafa Balel’e çevirmenim olarak, şiirim adına teşekkür etmeliyim. Bu ara bu bağı kuran sevgili şair kardeşim Ayten Mutlu’ya da bir o kadar teşekkür etmeliyim. Ne demişti: “Hasan, şiirimizin arkasında durmalıyız!” Vallahi çok sevdim bu sözü, beni heyecanlandırdı.

Balçova’da öğle sonu bir İlkbahar havasında, güneşli, rahat yürünebilen bir havadayım. Şu eski sahafıma yine uğradım.  Montale şiirlerini aldım, Yunus’u Türkçeye kazandıran (bu deyişi M. C. Anday’dan okumuştum, ilk ortaya çıkarmış kişi gibi bir cümleydi, ama çok etkilenmiştim,) şimdi Burhan Toprak’ın Yunus’u elimde. Yunus’un başında o kadar güzel bir giriş bölümü var ki, güldüm, dönüp bir daha okudum, duygulandım. Burhan Toprak, çok içten söylüyor dediklerini, sözü esirgemiyor. Buraya alacağım o bölümü. Fuzuli’yi severim ama bu sözler beni gerçekten çok düşündürdü.

“Yunus Emre’yi bulmadan önce Türk Edebiyatının havasında bunalıyordum.  Saz şairlerini lüzumundan fazla tekdüzen, lüzumundan fazla sade, bir kelime ile bayağı buluyordum. Divan edebiyatına gelince: Bu edebiyatın kendisine mahsus Cachet’si, bedi ve beyan kaideleriyle tesbit edilmiş teşbih, istiare, mecaz vesairesi; gül deyince arkasından bülbül… (…) aynı düşünceleri gevelemesi, en büyüklerinden bile beni deli edecek kadar iğrendiriyordu. Meselâ Bâki’nin şu cins mısraları:

Sâki uzat ayağını sen tâdehanıma!

                           *

Şer’a uymaz nidelümnâlevüzâr eyler ise

Gerçi kanuna uyar zemzeme-i musikar

Nef’inin şu cins beyitleri:

Saf-ı rezminde Rüstem bir tehi-terkeş sipahidir

Der-i cûdundaHâtem bir gedâyibiser ü pâdır

Ne aşağılık bir övme!

(…) bu adamların hain, yalancı, riyakâr olduklarını zannediyorum.

Âşık-ı sâdıkmenem Mecnun’un ancak adı var

diyen Fuzuli, meşhur bir gazelinde:

Demâdemcevrlerdir çektiğim bi-rahmbütlerden

Bu kâfirler esiri bir müselman olmasın yâRâb

Görüp endişe-i katlimde ol mâhı budur derdim

Ki ol endişeden ol mehpeşiman olmasın yâRâb

diyor. İlk beyit düpedüz bayağı ve bir zampara ağzına yakışacak nazıma çekilmiş bir sözdür.”s 14 (Burhan Toprak, Yunus Emre, İnkılâp ve Aka yayınları, 6.baskı, 1982)

Biz anlamada, yorumda bu detayları yakalayamadığımız için, okuyup geçiyoruz. Dili derinliğine duyup hissedenin ağzından bu yorumları okumak bizi de düşündürmelidir. Daha önce de Fuzuli, bir dilencidir” gibi bir yorum okumuştum, yalvar yakar olan biri anlamında. O günün geçerli ilişkisi bu muydu acaba, biz mi yanlış yorumluyoruz; yine de düşündürücüdür.

Montale’den söz etmiştim.  O benim sevdiğim bir şair, bir dörtlüğünü Deniz kitabımın girişine almıştım, bu sevdiğimin işareti değil mi?

“Montale günümüz İtalyan şiirinde “hermesçi” akımın öncüsü biliniyor. Nedir “hermesçilik?” sözlüklerde “anlaşılması güç, kapalı, karanlık” diye tanımlanıyor bu sözcük. Şiir dilinde ise okuyucuyu bilinmezliğe, anlaşılmazlığa atmayı değil, ancak ozanın bilebildiği bir imge ve düşünce dünyasına sokmayı amaçlayan anlatım biçimi. Bu yüzyıldan  önce sözü edilmeye başladı hermesçi şiirin. Daha çok Mallarmé etkisiyle belirginleşiyor. Düzyazıya özgü sözcükleri kullanan, ama söz simyasına yabancı olanların giremediği bir şiir onunla gerçekleşiyor çünkü. Mallarmé şiirindeki hermesçilik XX. Yüzyıl şiirinde de etkisini sürdürdü.” s.5

Bu alıntılar sevgili Sait Maden’in önsöz bölümünden.

09 Mart 2014

“Şurda bir garip ölmüş kuşlar yasına gider” Halk türküsü.

Ne kadar çıplak ve duygulu, bir o kadar da etkili. Yunus’u hatırlamamak mümkün mü? “Bir garip ölmüş diyeler”

11 Mart 2014

Sabah televizyon haberlerinde acı bir haber: Berk Elvan saat 07.00’de öldü.  Gencecik, şu bakkala ekmek almaya  giderken polislerin vurduğu çocuk. Bu gencecik yaşında nasıl kıydılar, gören gözleri yok muydu bu insanların, kendi çocukları yok muydu; ya yürekleri?

Bir roman okurken bazan kaçamak yapıp şiir üstüne okumalar da yapıyorum.  Bunlardan biri yine dikkatimi çeken bir yazıdan gittiğim, okuduğum: Melih Cevdet Anday, Şiir Dili yazısı. Yazının bir bölümünü almalıyım ki ne üzerinde düşündüğümü aktarabileyim sizlere. Birlikte okuyalım.

Anlaşılırlık üstüne

“(…) Bu bilgilerin başında, şiir dilinin nasıl bir dil olduğu sorunu gelir. Onu konuşma dili ile ya da yazı dili ile bir tutan ozanlar ve şiir severler olduğu gibi, onun, örneğini yalnız kendisinde bulabileceğimiz başka bir dil olduğuna inananlar da vardır. Bu ikinci düşünüş, sonuç olarak, şiirin anlaşılırlığını tümden yoksamasa da, anlaşılırlık” ögesini yoruma açık bırakacaktır elbet. Çünkü anlaşılırlık, düzyazının getirdiği, düzyazının gereklerinden sayılan bir bilgi alanını imler. Bunun dışında, doğal dili ya da konuşma dilini ansıtan, fakat onların doğasında olmayan şiir dili için hangi yeni anlaşılırlık ölçütlerini ya da dizgelerini bulabileceğiz? Daha önemlisi, ozanla şiir okuru arasında bugün geçerli olan bu gibi ölçütler ve dizgeler ortada görülmüyorsa, “anlaşılırlık” fonksiyonunu, müzik için yaptığımız gibi, şiir için de geçersiz saymaya razı olabilir miyiz? Çünkü müziğin doğal dile çevrilemeyeceği gerçeği, geniş kitlelere mal olmuş bir inanıştır. “Müziğin anlatacağı bir şey yoktur” denir, yeter ki biz müzik diline alışalım, ona yaklaşalım ve böylece de onu sevmeye yönelelim.” Aldanma ki, s. 76

Görüleceği üzere, “Çünkü anlaşılırlık, düzyazının getirdiği, düzyazının gereklerinden sayılan bir bilgi alanını imler. Bunun dışında, doğal dili ya da konuşma dilini ansıtan, fakat onların doğasında olmayan şiir dili için hangi yeni anlaşılırlık ölçütlerini ya da dizgelerini bulabileceğiz?” Eh, biraz düşünelim burada, gerçekte anlaşılırlık, anlaşılır olma düzyazı için geçerlidir.

Şiirde kapalılık üstüne

Daha önceki  okumalarımda değinmiş olmalıyım ama yukarıdaki okumayı yapınca sayfaları ilerletip “Kapalılık,…” yazısına da geldim, okuma ihtiyacı duydum.

“Bir şiirin kapalı görünmesi ya da öyle sayılması, düzyazıya çevrilememesindendir. Şiirde “şiirde düzyazıya çevirme”  resimdeki  “benziyor, benzemiyor”  ölçütüne benzer. Kapalı şiir denilen şiirdeki kapalılık, ozanın isteyerek, özenerek yaptığı bir şey değildir, düzyazıya çevrilemez de ondan kapalı görünür” (Şiir).Aldanma ki s. 202

Elimin altında yine Sözcüklerdergisi var, sayı 48, son sayı.  100. Doğum yılında Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Özel Sayısı demekte kapağında. İçi dolu dolu bir sayı. Her yazı besleyici, güzel.  Orhan Veli şiiri üzerine yazarken  Emin Özdemir: “Orhan Veli, (…) konuşma dilinin en sıradan sözcüklerinin bile şiire girebileceğini savunuyordu. Sözcüklerin anlam, çağrışım yükü ne olursa olsun, hiçbirinin şiire düşman olamayacağını vurguluyordu.” S 19 agd

Buradan “her sözcüğün şiirde kullanılabileceğini, ancak sözcükleri kullanırkenki maharetin şairin yeteneği, birikimi, onun dize kuruşunda saklı olduğunu” anlamak gerek. Yoksa her sözcüğün “anlam, çağrışım yükü ne olursa olsun” şiirde kullanılabileceğini anlıyorum ben. Onu bayrak gibi dalgalandırmak ırmaklar gibi çağıl çağıl akıtmak şairine bağlı. Ve bu konularda yapılmış haksız suçlamalar geldi aklıma. Eee, o zaman daha böyle bir okuma yapmamıştım, Emin Özdemir’den öğrenmemiştim ki, karşı tarafa yanıt verebileyim o zaman.  Sözcükler dergisinde Emin Özdemir’in yazıları hep aranan, okunan, bizleri besleyen yazılardır; hakkını teslim edelim.

14 Mart 2014

Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca için: “Korkunç bir seziş ve anlayışı var, şiirin bir oyundan başka bir şey olmadığını söyler. Yani bir çeşit alışkanlık, ustalık... Onun için şiir yazmak bir çeşit idman sayılabilir. İstediğiniz konuda, istediğiniz zaman size şiir yaratabilir. Şiirin sadece bir kelime oyunu olduğunu kabul etmiştir. Hiç duymadığı, yaşamadığı konularda şiir yazabileceğini söylemiştir.”

Biliyoruz ki, o, onca işi dert edinmiş, yıllarca yazboz yapıp bir ustalığa gelmişse bunları söylemek kolay elbette. Kaç defter doldurdu Divan sesleriyle kaç defteri yaktı… Kırk yıl sonra elde edilen ustalık gibi bir şey bu kolayca denilen şey. Sonra bir saatte yazıvermek; peki, kırk yıllık tecrübe, kazanım, birikim, çalışmak; sonra şiirde yeteneği mutlaka öne koymak gerek. Dağlarca “işçilik” demiştir ama yanına hemen yeteneği de koyalım.

30 Mart 2014

Geçen gün yaşadıklarımı üç kişi iki dakika diye yazmıştım. Antalya’da sevgili Nadire Sönmez ve Nisa Leyla ile ayaküstü karşılaşıp merhaba arkasından kısa da olsa şiir konuşmuştuk. Havada bahar var, sıcak mı desem değil; serin mi desem değil. Güneş yakmaya başladı mart ayı sonu olsa da Manavgat’ta. ANSAN’da buluşup (Antalya’da) Nadire ile İlhami Sahaf’a uğradık, Nadire on kadar kitap aldı sahaftan ben ise bir tane.

Bu güzel hava insanı sokağa çekiyor, oysa dikkatimi toplayıp okumam gerekiyor. İzmir’den getirdiğim şiir dosyamı da okumam gerekiyor. Şimdi elimde “Ve Melekler Biliyor Ötesini” Emily Dıckınson’un. Era yayınlarından. 

31 Mart 2014

Aradan onca zaman geçti ve ben hiç yazamadım, ilgim dağınık, kafam meşguldu bireysel ev sorunlarıyla. İki kez Antalya yolculuğu yaptım, İzmir’den gelirken de Antalya’ya inmiştim saatın altısında. İyi ki hava artık ısınmıştı da üşümemiştim. Servisle otogardan Güllük’e indim, büyük Pastane’de bir çay içtim. Uzunca zamandır sabahın erinde sokağı gözlemledim, tek tük çocuklar, işe giden insanlar...Sabah işe başlıyordu.

Yine arada bir iki satır okusam da tam bir okuma yapamıyorum şu anlar. Yerel seçimler yapıldı ve bu gün sonuçları netleşti çoğu il ilçenin. Ankara ise karışık, ne desem acaba!.. İlçemde yine aynı başkan göreve devam edecek (Şükrü Sözen Manavgat Belediye Başkanı). Bu ay bu kadarıyla yetindim.