Foto: Hasan Varol.Balçova'da armut.
12 Eylül 2014
Bilge kişi der ki:
“Bir ülkeyi yönetme görevini bana verseler, hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlarım. Çünkü dil yetersizse sözcükler anlaşmayı sağlayamaz, düşünce anlatılamaz. Ödevler gereğince yapılamaz, töre, kültür bozulur. Töre, kültür bozulursa hukuk yanlış yola sapar. Bu durumda şaşkınlığa kapılan halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını kestiremez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” Konfuçyüs.
Dil bunca önemlidir demek ki. Hiç de üzerinde düşünmüyoruz, günlük değer vermiyoruz…
Şair Dağlarca, neden öz Türkçeci olduğunu şöyle açıklar:
“Ben şundan öz Türkçeci oldum. Yeri gelmişken anlatayım. Şiir yaza yaza, bir gün bana şiirlerim, şiirlerimdeki Türkçe sözcükler dediler ki: “Arkadaş, sen hem burada ışık diyorsun, hem de orada müselles diyorsun, hem hitam diyorsun, hem anne diyorsun. Biz o yabancı sözcüklerle aramızda bir anlam dolaşımı yapamıyoruz. Bugün ışık sözcüğüyle su sözcüğünün, anne sözcüğüyle uzak sözcüğünün çağrışımları bir dil salkımı oluşturuyor. Bir anlam bütünlüğü veriyor. Dizelerin içine bir yabancı sözcük koyarsak, bu dil salkımı olmuyor. Dinle, olmuyor. Ya bizi seç, ya onları…” Ben de başladım ayırmaya. Ayıra ayıra şu gerçeğe vardım ki, şiir ir dil olayıdır…Benim şiirimde bir başarı varsa, bu, Türkçemize duyduğum saygının ürünüdür.” (Aktaran, Emin Özdemir, Yüzler ve Sözcükler s 104)
Her dilin arkasında kendi ulusunun insanı vardır.
Her dil, evreni kendince dile getirir. Okuduğum bir anlatıyı aktarayım:
“Dil bir bakış, görmede bir tutum, belli bir algılama biçimidir. Bu, her dilin kendi açısından varolanı başka türlü getirmesinde belli olur. Nedeni ne olursa olsun yadsıyamayacağımız bir gerçektir bu. Örneğin: çağlayan, Türkçede, bir akarsuyun yüksekten dökülüp köpürerek aktığı yerdir. Çağlamak, suların çok kez taşlara çarpa çarpa çıkardığı sestir. Aynı doğa görünümünün Fransızcası cascade ya da chutted’eau’dur. Dendiğine göre Fransızlar cascade’i İtalyanlardan almışlar. Olabilir. İtalyanlar, Latincedeki “düşmek” fiilinden türetilmiştir. İngilizce ve Almancanın söylediğini söylüyorlar. Bu her iki sözcükte de gözönünde bulundurulan düşmedir. Karşılaşmadan şu kesin sonucu çıkarabiliriz: Doğadaki belli bir görünümü, Türkçe, bir ses olayı olarak yorumlamış; olay, bir deyime, Türk’ün kulağına çarpmış, olayı Türk kulağıyla yakalamış; Fransız ise, Avrupa dilleriyle birlikte, herşeyden önce gözleriyle ilgilenmiş olayla, olaya gözle dikkat etmenin vargısını bildirmiş.” (Dilin Gücü s 85)
Benzer bir yargıyı da Ataç anlatır:
“Türkçenin büyük gramerini vücuda getirmiş olan M. Jean Deny, bizim “bir mavi gömlek” terkibi ile “mavi bir gömlek” terkibi arasında gözettiğimiz farkı, Fransızca ile anlatmanın imkânı olmadığını söyler. Bize o farkın ne olduğunu sorsalar belki anlatamayız; fakat hiçbir Türk, mektep görmemiş dahi olsa, “bir mavi gömlek” denecek yerde “mavi bir gömlek” demez. O fark bizim içimize sinmiştir: bizim için gayet tabii bir şey olmuştur; onun üzerinde düşünmemize bile hacet kalmamıştır.” (Ataç Üzerine, s 103, TDK)
“Türklerde günlük dilde “ekmek parası”, “ekmeğini taştan çıkarmak” , “ekmeğiyle oynamak” gibi deyimler kullanılır. İtalyanlarda ise ekmeğin yanında şarap da (Hristiyanlıkla birlikte, İsa’nın kanı) vardır.
Eskimolar tanrılarına yakarırken, ondan günlük balıklarını vermesini isterler. (Köksal, 1080, s 77)
Çevresel koşulların da dili etkilediği, dile yansıdığı bir başka gerçektir. Eskimolarda kar çeşitlerini gösteren sözcüklerin pek fazla oluşunu buna bir örnek olarak gösterebiliriz.” (Kemal Ateş, Türk dili s 16)
Başka bir kaynaktan da benzer örnekler okudum:
“Arap’ın hayatında deve önemli bir yer tuttuğu için, Arapça’da devetüyü renginin tonlarını gösteren yüze yakın renk adı bulunmaktadır.
Aymara Kızılderililerinin dilinde, patates çeşitlerini anlatmak için iki yüz kelime yer almaktaymış.” (Sezai Güneş Türkçe, s 24)
F. R. Atay: “İlk gençliğimde ben de koyu Osmanlıca yazardım. Şemsettin Sami’nin bir sözünden içime şüphe düştü: Bu nasıl bir dildir ki Arap’a söylesen anlamaz, Türk’e söylesen anlamaz. Demek ki uydurma bir dil kullanıyorduk.” (Dünya 27.01.1963)
21 Eylül 2014
S. J. Perse, şiirlerinde yoğun olarak yaşanmış bir çocukluğu bütün renk ve yönleriyle durmadan işlerken, kişioğlunun evrensel serüvenine ışık tutar, onun ruhunun bütün karanlıklarını alaca bir aydınlığa çıkarır.”demekte Tahsin saraç, Perse için.
Perse’ye göre, Perse’ce, yani “Onca, şiirin görevi, “kişideki gizlerin derinliklerine inmek”tir. Böyle bir şiirde “oyuna yer yoktur artık. Hepten estetik bir şey de yoktur bu şiirde. Bir güzel kokular saçmak, ya da güzel dekorlar çizmek sanatı değil bu artık. Yapmacıkla, büyük sözlerle alıp vereceği yoktur onun. Sanatı yaşantıdan, sevgiyi bilgiden ayırmaz; iştir o, tutkudur o, hep güç, hep yeniliktir o. Yuvası sevgi, yasası baş eğmemektir onun.” Tahsin Saraç, Günümüz Fransız Şiiri, Dernek Yayınları, s33
Yoğun yaşanmış bir çocukluk,
Ruhun bütün karanlıklarını alaca bir aydınlığa çıkarmak,
Kişideki gizlerin derinliklerine inmek,
Şiir, hepten estetik değildir; güzel kokular saçmak, güzel dekorlar çimek de değildir yalnız, büyük sözlere de yer yoktur; sanat yaşantıdan beslenir.
Tutku, güç, yenilik, sevgi…
Nasıl bir şiir güzel bir şiirdir sorusunun da yanıtını veriyor.
23 Eylül 2014
“Yazmak bir yolculuk. Başını alıp gidiş. Sınırlar, ülkeler, kısıtlamalar ötesi bir gezinti.” Uğur Kökden
İnsan, denemeleri başka yaşıyor, kendini arayarak, bularak, azı çoğu hesap ederek. İnsanın birikimi oluyor denemeler. Var mı yok mu, arıyorsun. Varsa yüzün mutlu, yoksa hemen doldurmalıyım boş yanımı. Bunları kendimi yoklayarak yazıyorum.
Sevdiğim bir denemeci Uğur Kökden. Bir kitap eksiğiyle Kökden’i okudum sayılır.
24 Eylül 2014
“Edebiyat alanında Türkçeden başka dille tek bir satır yazmamış olan Nâzım, Türk dili üzerindeki görüşünü şöyle açıklar:
Çocuklarımıza Türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara
dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
kendi dillerini,
güzel şey,
büyük şey.”
Cevdet Kudret, Bir Bakıma, İnkılâp ve Aka, s 277
“Ne diyordu ozanımız, Ferhad ile Şirinadlı oyununda Şirin’in güzelliğini bütün yönleriyle anlatabilmek için:
Sen yakından da, uzaktan da, her mekânda konuştuğum dil gibi, Türkçe gibi güzelsin.”
Emin Özdemir, Yüzler ve Sözcükler, Bilgi Y. S 68
27 Eylül 2014
Dil Bayramı nedeniyle Karşıyaka Kültür Merkezi’nde yapılacak toplantı için yola düştüm. Önce Konak’a gidip oradan iskeleden vapura binip Karşıyaka’ya geçeceğim. Saat 14.00’teki toplantıya kadar sahaflarda eğleşeceğim. Her gidişimde böyle olur. Hiçbir şey almam derken otuz, elli liralık kitap alırım. Karşıyaka, sahafı en bol olan ilçe bence. Çok zengince.
Saat 13.00’ten sonra Atölye arkadaşlarımız gelmeye başlarlar. Ben de bunu beklerim. Derken birisi “günaydın, Metin Demirtaş’ın yeni kitabı çıkmış” dedi, sevindim. O ara bir arkadaşım ise “Metin Demirtaş ölmüş, duydun mu?” dedi. “Sen Antalyalısın, duydun mu?”
Bir hoş oldum, şok oldum. Konuşamadım...Daha beklemediğim bir durumdu bu. Antalya Muratpaşa ilçesinde Kitap Fuarı vardı, orada Ataol ile imzası vardı Metin’in, bunu biliyordum. Böylece bir sokağa çıkacak ayak topal da olsa, şenlenecekti Metin. Geçen akşam Kaleiçi’nde bir barda yemekteydi ataol’la birlikte, bir arkadaş fotograf paylaşmıştı o geceden...Teşekkür edip, selam yollamıştım. Öyle de olmuştu, ne güzeldi.
Ve öğrendim ki gerçekten kalp krizi geçirmiş. Hem eşim, evden, hem Antalya’dan bir arkadaşım Musa Öz aradı ve bu durumun gerçek olduğunu öğrendim. “Türkçem benim ses bayrağım” diyecektim, konuşmamı yapacaktım; ama, inanın vücudum kırılıp döküldü, dövülmüş gibi halsiz kaldım. Kararım:Akşam yola düşüp 27 Eylül 2014’te Antalya’da yapılacak olan cenaze törenine katılacaktım.
27 Eylül 2014
Antalya’da Antkoopevleri’nde Palmiye Sitesindeki evindeyim Metin’in. Günseli abla ile sarılıp ağlaştık. Tülay, umut, Nazım da gelmiş. Bir köşede yüzü biraz ısıran tanıdık gelen bir yüz var ama...derken, Azime Korkmazgil. Merhabalaştık, konuştuk. Ortak anılarımızı tazeledik. Kitaplığından alıp da geri veremediğim kitaplardan söz ettim, üzgün olduğumu belirttim, “affettim” dedi.
İkindi namazı arkasından andızlı Mezarlıkta annesinin kucağına verdik Metin’i. Işıklar içinde uyusun.
29 Eylül 2014
Biz dil üzerine ne az kafa yormuşuz. Özellikle birinci Yeni ustaları ne çok çalışmışlar. Şiir bir dil işidir, bu çok doğru. Onlar, geçmişin karanlığından aydınlık bir Türkçeyi getirmişler bize. Son okumamda karşılaştığım şu bölüme burada yer vermeliyim.
"Ben Osmanlıca'ya karşı olduğum için ateşli bir Türkçeci oldum. Türkçeyi hep savunacağım. O benim yuvamdır." Melih Cevdet Anday (Şair Çünkü Onlar, Kavram Y. s 45)
Bu gün Manavgat’ı daha çok sevdim. Sokakları cıvıl cıvıl, hava çok güzeldi!