1 Aralık 2014 Pazartesi

Günce, Kasım 2014

20 Kasım 2014

Metin Demirtaş ağabeyi yakınlarda yitirdik. Toprağı bol olsun.

Ben Antalya’dan ayrılınca çok da bir araya gelemez olmuştuk. Bir ara mailleştik, sonra o da azaldı. Bir de ben şiir konuşmaktan uzak durdum. Musa Öz bunları bilir.

Varlık dergisinin Kasım 2014 tarihli  sayısında sevgili Nuray Salman’ın bir söyleşisi var. Bu söyleşide beni gerilere götüren sözleri var. Geçmiş yıllarda seslice karşı olduğu bazı düşüncelerinin değişmiş olduğunu gördüm. Kırk Toplumcularını sever, onları önde tutardı. İkinci Yeni’yi ise eleştirirdi. Kapalı bulurdu vs. Şimdi söyleşiden alacağım bölüm bu eski tavrının değiştiğini gösteriyor.

“Her kuşağın önemli şairleri vardır.  40 Kuşağının, İkinci Yeni’nin, 60’lı yıllar, 70’li yıllar, 80’lerin  önemli şairleri vardır. Muzaffer İlhan Erdost’un İkinci Yeni şiiriyle ilgili yazdıklarını geç algıladım. Buna biraz da rahmetli ışık içinde yatsın Asım Bezirci’nin toplumcu şiiri kabalaştırıcı yazıları neden oldu diyebilirim. Asım abimiz Ece Ayhan’ı önemsemezdi.” agd S 50

Yukarıda anlaşılacağı üzere, aslında, İkinci Yeni’yi tam anlamış değildi onca şiir birikimine rağmen, onca yabancı şiiri ezbere bilmesine rağmen. Tam da dediği gibi Asım Bezirci’nin savları doğrultusunda, biraz da “kaba gerçekçilik” diyeceğimiz bir görüsü vardı. Demek, sonradan bu düşüncelerinde değişim olmuş. Onca şiir üzerine konuşmalarımızda İkinci Yeni şiirinin dilini eleştirir, kapalı bulurdu. Değişmiş.

25 Kasım 2014

Enver Gökçe üzerine okumalar yapıyorum. Enver Gökçe şiiri ve Halk şiiri ilişkisi üzerine okumalar yapıyorum. Okumalarım sırasında on kadar yazardan okuma yaptım, iyileri bence İlhan Başgöz ve Vecihi Timuroğlu’nun yazılarıydı. Yine Mehmet Ergün’ün yazısını da eklemeliyim. Diğerleri ordan burdan toplama ve derinliği olmayan yazılardı.

İlhan Başgöz yazısı, Enver Gökçe şiirinin kaynaklarını çok güzel ortaya koymaktadır. Halk şiiri ve Divan şiirinden nasıl yararlandığının adeta bir resmi  gibi. Sonuçta şunları buraya almalıyım:

“Enver, halk türküsünün yalın anlatımını ve arı Türkçesini bulmuştu.”

“Divan şiiri Enver’e sözcükteki şiir yükünü bulmada çok yardım etti.”

“Dede Korkut’u okudu. Sanatçı sezişi ile hemen ondaki yinelemenin, iç uyakların, arı Türkçenin ve bir destan soluğu içinde verilen yalın insan duygularının tadına vardı.”

“Şiir yüklü yoğun sözcükler seçmede, bunları dizelemede, destelemede Enver bu geleneklerin hepsinden fayda gördü.”

Bu tespitler detaylarıyla görüldüğü zaman Enver Gökçe’nin şiiri ortaya çıkar.

Vecihi Timuroğlu’nun örneklemeli yazıları var. Üç yazısını okudum. Tadımlık olsun diye onlardan da şunları aldım:

““Eğin türkülerini özümsedi. O türkülerin ezgilerindeki deyiş özelliğini, kendi deyişine kattı.”

“Enver Gökçe, özlemleri, acıları, gurbetleri, sevdaları, kimliklerinden sıyrılıp insana özgü kılmayı başaran nadir şairlerdendir. Halk türkülerindeki duyarlığa bu yüzden değer vermiştir. “Sallan da gel boylarına bakayım”, “Ak gerdanına beşibirlik takayım”, “O yârin göğsüne bir ak gül taksam”, “İndim has bahçeye güller sokundum” gibi dizelerden, “Saçlarına Kızıl güller takayım Salın da gel, Bir o yana bir bu yana” dizelerini süzmüştür.“

“Eğin havalarından da başka türkülerle ağlayan bir yürek vardır onda.”

*

“İstemiştir ki şiirleri, Hoyrat gibi (cinaslı manilerin ezgili söylenişleri), Ala gözlü gibi (Eğin’de söylenen 11’li maniler, )Bozlak gibi (Orta anadolunun uzun havası, mızılamak, buzulamak) ezgiyle söylensin. Bu yolla, yaygın ve etkin vurucu bir şiir yaratmış olacaktır.”

“Ezgiye dayalı bir şiiri yeğlediğinden, şiirselliği, dizede değil de, daha geniş bir koşuk biriminde arıyor.” 

“Enver Gökçe, şiirsel ögeyi yitirmeden ideolojiyi şiire yayan bir şairdir.”

21 Kasım 2o14

21 Kasım 2014 tarihli Aydınlık Kitap dergide Haldun Çubukçu’nun bazı seçici kurul üyelerine haklı bir eleştirisi var. Şöyle diyor:

“Bilmem kaç kitap yayımlamış kaç ödül mekanizmasının seçici kurul üyesi, geride uzun yıllar bırakmış edebiyatçı kadın ya da erkek…Ne anlatıyorlar? Kaçının gerçekten anlatmaya  ve dolayısıyla okumaya değer hikâyesi var? Ustalığın sadece birazcık uzun bir cümle kurma ve onu da mümkün olduğunca yanlış kurmama edimine indirildiği bir edebiyat ortamında anlatılanlarda dünya görüşünün payı, kapsamı, niteliği ve önerilmesi nicedir? Kıymeti nedir? Var mıdır dahası?” s 3

Bu tür üyelerin seçici olduğunu düşünelim ve sonuca bakalım. Eh, haklıdır.

28 Kasım 2014

Melih Cevdet, şiir tanımlamalarına karşı çıkar. Hatta Ali Nihat Tarlan’ın tanımlamasını anar ve orda “Çıkar yol, şiiri tanımlamaktan vazgeçmektir” der. Ekler: “Tanım akıl işidir. Şiir ise akıl dışıdır.” (s 155)

“Edebiyatçılarımız ne diyorlar?” Mustafa Baydar, 1960 yılı basımı kitabın 80 TL, ya da 60 TL olarak satışa sunulduğunu öğrendim. Oysa bir sahafta 12 TL fiatla satışta. Eğer şu Sahaflar, satış  ödeme işi ve kargo işini bir yoluna koysalar… Bu kadar fiat farkı bu ülkenin nasıl yönetildiğini de göstermiyor mu?

28 Kasım 2014

Aşağıda sunduğum tadımlık yazı “Enver Gökçe ve Halk kültürü” adı ile hazırladığım, okuma notlarımdan. Bilindiği gibi Enver Gökçe, Yunus Emre, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan Abdal ve  diğer ozanlar  ile halk türkülerinden, hatta Divan şiirinden yararlanmıştır. Örnekler:

Köroğlu: 

“Bi hışımla

Geldi geçti

Şu dağları ,

Deldi geçti

Kim?

Kim?

Kim?

Kim?

Kim olacak ?

Yusuf

Yusuf.” Yusuf  İle Balaban Destanı E. Gökçe, S 16

“Bir hışımla geldi geçti peh peh peh

Kiziroğlu Mustafa Bey hey hey heeey

Şu dağları deldi geçti

Ağam kim paşam kim

Hanım kim nigar kim

Kim kim kim kim

Kiziroğlu Mustafa Bey bir beyin oğlu zor beyin oğlu” Köroğlu

*

Karacaoğlan:

“Kırmızı parıltılı ve narin

Bir kiraz dalı

Irgalandı

Has bahçenin içinde” Uy  Kirpi Kız Kirpi, E. Gökçe s 19

Buradaki “Has bahçe”  söz öbeği hem masallarda hem türkülerde geçer: “Has bahçe”, masal motifidir. Böylesi motifler salt bir deyiş ögesi olarak kullanılmamışlardır. Bir bilinç ürünüdür. “Has bahçe”, padişahların mülkiyetindedir. İçine karınca sızamaz, üstünden kuş uçmaz.” diye yorumlar Vecihi Timuroğlu.

“Bülbül havalanmışyüksekten uçar

Has bahçe içinde yârim var deyi”    Karacaoğlan.

*

“Ne yalan bu dünya,

Ne insan fani…”   Vatandaş, E. Gökçe s 31

“Şu yalan dünyaya geldim giderim

Gönül senden özge yar bulamadım”  Karacaoğlan

“Karac'oğlan, dünya fâni,

Toprak emer tatlı canı.

Hastalandım, ilâç hani?

Bir acısız ölüm de yok.”   Karacaoğlan

 “Şu yalan dünyaya geldim geleli

Tas tas içtim ağuları sağ iken

Kahpe felek vermez benim muradım

Viran koydu mor sümbüllü bağ iken” Karacaoğlan

*

*

Yunus Emre:

“Baş açık, yalın ayak, ardı arkasına

Ümitten gayrı ekmekleri yoktur.” Bir İhtiyar, E. Gökçe s 44

“Dağlar ile taşlar ile

Çağırayım mevlam seni

Baş açık ayak yalını

Çağırayım mevlam seni” Yunus Emre

“Baş açık yalın ayak ben divana durdum

Şerha şerha kattım ol tez iktidarım

Derem derem bir yudum su ver” Şah Hatayi.

*

Pir Sultan Abdal:

“Ne yalan bu dünya,

Ne insan fani…”   Vatandaş, E. Gökçe s 31

 “Şu yalan dünyaya geldim giderim

Gönül senden özge yar bulamadım

Yaralandım al kanlara belendim

Elimin kanını yur bulamadım” Pir Sultan Abdal

*

“Çıksam, çıksam dağ olsa da yücesine” 39 Harbi, E. Gökçe s 55

 “Çıktım yücesine seyran eyledim

Gönül eğlencesi küstü bulunmaz

Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış

Hiçbir ikrarında ahdi bulunmaz”   Pir Sultan Abdal

*

Halk Türküleri:

“Ve Keban Dedikleri Bir küçük  Şehir

Yediğim Ağu da İçtiğim zehir Oy kurban Ölem Ben ölem” E. Kökçe, Keban Dedikleri s 75

Eğin dedikleri (De gurban) küçük bir şehir (Ölem ölem)Ana ben cahilim (Nedem kurban) çekemem kahır.Yediğim içtiğim (De gurban) ağuyla zehir (Ölem ölem) Engel yavrum engel canım Eğin'li misin Sılaya gelmeye yavrum yeminli misin.

Erzincan/Kemaliye(Eğin)-Mustafa Özgül-Mustafa Özgül *

“Munzurun başı kar ile duman”

“Bu belalı başınan

Kime gidem yavri” E Gökçe s41

*

“Erzurum dağları da kar ile boran” Halk türküsü

*

“Attığım kurşunlar gitmezdi boşuna”

“Şimdi kurşunlar iner taze leşime”

“İki kere kesemden everdiğim” E. Gökçe 36

İnce Mehmet ne yaptıydım ben sana

İki kere everdiydim kesemden

Eğer yerlerime sen vurulaydın

Ölesiye yatamazdım tasamdan”   İnce Memed Türküsü  Ruhi Su

“28 Nisandı Yavri Hey! Ham Meyveyi kopardılar Dalından” Turan Emeksiz, E. Gökçe s 62

“Ham meyveyi kopardılar dalından

Beni ayırdılar nazlı yarimden”  Halk türküsü (Yozgatlı Ziya’a ağıt)

*

Enver Gökçe’nin Divan şiirinden yaralandığını geçen ay yazmıştım, İlhan Başgöz’ün yazısını paylaşmıştım. Yukarıdaki metinle şu bölümü de okumakta yarar var:

“Divan şiirinin etkisi Enver'de kolay sezilmez. Bunun nedeni genç kuşakların Divan şiirini iyi bilmemeleridir. Halbuki, bu şiirin ses ve söz dünyasını iyi tanıyanlar, Enver'in bu yanını anlamakta güçlük çekmezler. Enver «gönlümüzce», «evvel madde, ahir fikir», «şol aklı bilmezlenenler», «hayal etmesi zor», «ben berceste mısraı buldum» derken sadece Divan şiirinin usta söyleme geleneğini yansıtmaz, onun sözcükleri ile de konuşur. Divan şiiri Enver'e sözcükteki şiir yükünü bulmada çok yardım etti. Bir bilmece oyunu kurmuştuk. Divanları tarar, karşıdakinin görmediği, bilmediği bir çiftdize (beyt) ayırırdık. Ondan en güzel sözcüğü çıkarır, birbirimizden bu sözcüğü bulup yerine oturtmasını isterdik. Aruzun yardımı ile oraya yakışan bir sözcük bulmak kolay olurdu. Ama tek bir söz vardi ki, o gelip, yüzük taşı gibi yerine oturmadıkça, «şah beyit» şahlığını bulamazdı. Burdan yola çıkıp, şiir yükü yoğun sözcükler aradık. Köy adlarında aradık, haritalarda aradık. En çok pınar adlarında bulduk. Alim pınarı, Gülüm pınarı, Kekik pınarı, Yavşanlı pınar, Kanlı pınar... Bunları yan yana koymak bile coğrafyamızdaki güzelliği görmeye yetiyordu. Enver'in şiirine, «Aydın tütün tarlaları, Manisa bağları, Karadeniz'in Rumelikarı tütünü» bu aramadan geçerek girmiştir.”

Not: Çalışmamın tamamı gözden geçirilerek bir metin olarak ilerde bir dergide yayımlanacaktır. Bu bölümleri tadımlık olarak sundum bu ay içinde yapılan okumalarımdandı, o nedenle.

29 Kasım 2014

Karşıyaka Belediyesi Çarşı Kültür Merkezinde Enver Gökçe şiiri üzerine konuşmak üzere Karşıyaka’ya gittim (İzmir). Veysel Çolak Şiir Atölyesi üyeleri arkadaşlarımla Satranç Kafe’de buluştuk. Yine gündem şiir, şair, dergi vd idi. Günlük haberler de girdi tabii ki araya. Tuğrul Keskin’in imza günü vardı Yakın Kitabevi’nde. Bazı arkadaşlar oraya gitti. Fatma Aras Iğdırlı olunca ki, Tuğrul da hemşehrisi kalkıp gitti, isteyenlere kitap getireceğini söyledi. Yusuf Alper’in yazdığına göre oldukça kalabalıkmış ve Yusuf,  aldığı kitabı bile uzunca beklediği halde imzalatamamış. Bu sevindirici bir haber şiir adına.

Biz de saat 17.00’de Çarşı Kültür Merkezinde, Aslıhan Tüylüoğlu’nun sunumu ve Veysel Çolak’ın konuşmasıyla programı başlattık.

Bu ara Enver Durak kardeşim bana hemşehrim Muhittin Bilgin’i tanıttı, tanıştırdı, çok mutlu oldum. “Tanıklarıyla Deyimler Sözlüğü” çalışması varmış ve Dil Derneği Ödülü’nü almış, elinde bir gazete, Doğan Hızlan köşesinde bu Derleme Sözlüğünden söz ediyor. Çok sevindim, mutlu oldum.

Elimde Melih Cevdet Anday’ın Göçebe Denizin Üstünde, Cem Yayınevi, İstanbul 1970

Sahaftan aldım 5 TL oldukça temiz.

Bu bloğun okurları bilir, Melih Cevdet’i çok severim, şiirini, düzyazılarını haz alarak okurum. Çokça yeni yazılara Melih Cevdet’in yazılarından gitmişimdir, onun andığı yazıları ve kitapları bulup edinmişimdir. Bence Cumhuriyet döneminin eşsiz bir yazarıdır.

“Göçebe denizin üstünde. Farkında değiliz.

Taşın sesi insan sesine benziyor.” S 7

Adam Yayınları’nda çıkan ilk ciltteki ilgili bölümle şiirleri karşılaştırdım, Cem Yayınevindeki kitapta daha çok şiir var. İçim cız etti. Demek ki, bazı şiirleri acaba Nasrettin Hoca’nın hikayesi  gibi kesip kesip yıldız mı ediyorlar! Bir kitabın ilk baskısı aslolan değil mi? Ve eksiksiz ve tam olan…

Kasım 2014’te çıkan bir şiir kitabı da Y. Seferis’in “Mithistorima” adlı kitabı. Yunanlı yazar bildiğiniz gibi Urla’da büyümüş, sonraki yıllarda da görevli olarak Ankara’da görev yapmış. Adını ilk kez duyduğum bir çevirmen Ari Çokona. Gördüm ki Yunan Edebiyatı üstüne kalın bir kitabını da gördüm. Severek okuyacağım Y. Seferis’i (İstos Yayın, İstanbul 2014).

1 Kasım 2014 Cumartesi

Günce yerine

31 Ekim 2014

Günce yerine

Ekim ayı güncemi uzunca yayımlayamayacağım. Bu günce olmayacak, bir anlatı olacak. Ekim ayı içinde yapılan “Manavgat Şiir Günleri” ile ilgili çalışmalar uzunca ve karmaşık bir halde zamanımı aldı. Güldüğüm, ağlamaklı olduğum, paylaştığım, sustuğum, haykırdığım, donup kaldığım anlar yaşadım. Bazı anlarımı da çokça Nadire Sönmez kardeşimle paylaştım. Öyle anlar oldu ki, çözümsüz kaldım (deneyimsizlikten) ama o an Nadire bana hızır gibi yetişti. Manavgat Şiir Günleri’ne çağırdığımız arkadaşlarım ise en az bizim kadar sabırlı, hoşgörülü, olumsuz koşullarda dağılmayan, bozulmayan, var olanla yetinip her koşulda birlikteliği bilen yaşayan arkadaşlarımdı. Onlar yüreğimde taht kurdular bu davranışlarıyla. Aydan Yalçın, Yusuf Alper, Arife Kalender ve Nadire Sönmez.

Manavgat Şiir Günleri etkinliğimize Manavgat Belediyesi  yer verdi, katkı sundu. Bazı aksamalar olsa da teşekkür etmeliyim ve gelecek yıllarda daha iyisini birlikte yapmaya devam demeliyim. Manavgat Şiir Günleri projesi iki ay önce verilmiş “olur” alınmış bir projeydi. 13-14 Eylül 2014 günlerinde yapılması düşünülmüş, hatta “olur” alınmıştı. Side Müzik Festivali nedeniyle bu tarih 18-19 Ekim 2014 tarihine ertelendi.

Bir ilk uygulama olması nedeniyle, tarihin ve saatin tam yerinde “olması” veya “olmaması” tartışıldı. Hafta içinde bir gün olsaydı bazı olumlu katkıları olacaktı programa. Bunu gelecekte değerlendireceğiz.

Bize, darda kaldığımız anlarda Türk geleneğindeki hoşgörü ve yardım duygularıyla, konuksever, eski deyişle  “misafirperver” yürekleriyle bizi kabul eden Ahmet Ali Erol ve Nevzat Erol’a buradan çok çok teşekkür etmeliyim. Eşim Ayşe Varol’un özverilerini de burada anmalıyım. Aydan, Arife, Yusuf ve Nadire’nin alkışlarını takdirlerini aldığını biliyorum. Yine Antalya’dan katılan öğretmenim de olan Mustafa Koç ağabeyime, bağlamalarıyla bize katılan sevgili Ali Demir ve Selçuk Öz’e buradan teşekkür etmeliyim. Ali ve Selçuk bize  Karacaoğlan ve diğer ustalardan türküler dinlettiler. Mustafa Koç’un yazısını bu aya (bloğa) ekliyorum, okuyacaksınız.

Bir ilk olması nedeniyle yine de katılım İstanbul, İzmir, Antalya gibi illerdeki etkinlikleri düşünüp karşılaştırırsak iyiydi. Kapalı bir salonda yüz kişiyi şiir sevgisiyle oraya geldiklerini düşünürsek iyiydi. Etkinlik, İbrahim Sözen Gençlik Merkezi’nde yapıldı.

Yerel basın haberlerine çok güldüm. “Taşra” her zaman aynı oluyor, değişmiyor. Sanırım bir kültür yetersizliği.

Manavgat Şiir Günleri programı el duyurusunda da verildiği gibi iki günde iki ayrı içerikte ama özü şiirdi içeriğin. İlk gün: “Akdenizli Bir İncir Kuşu-Hasan Varol şiiri” üzerine konuşuldu. Mustafa Koç “Ahmetler Türkçesi” adlı çalışmasıyla başka bir zenginlik kattı. İncir Kuşu kitabındaki bazı şiirlerde geçen Akdenizli sözcükleri irdeledi. Bilgi sundu. Bizi geçmişimize götürdü. Bir zenginlik saydı bu sözcükleri. Aydan Yalçın, Yusuf Alper, Arife Kalender daha önce yazdıkları gibi o içerikte (bu yazılar için bakınız internette :”hasanvaro.blogspot.com.tr” ) konuştular.

İkinci gün, önce Karacaoğlan üstüne söz edildi. Birer şiiri okundu. Daha sonra da katılımcı şairler şiir anlayışları, şiir geçmişlerini, şiir anlayışlarını anlattılar ikişer şiir okudurlar. Soru - cevap bölümü ile dinleyicileri de kattılar bu şiir ortamına. Arkada da konuşan şairlerle ilgili slayt da şairlerin şiir geçmişlerini, şiir ilişkilerini görseller besledi.  Arada türküler dinledik.

Belediyelerin yirmi kişiyi geçen etkinliklere yer vermesi, ortam hazırlamasının bir anlayış ve zorunluluk olduğunu duymuştum. Böyle olunca Manavgat Şiir Günleri, gelecek yıllarda devam edecek, dinleyicisi çoğalacak demektir. Manavgat için de büyük bir kazançtır bu. Belki yurt dışından konuklar da ağırlanabilir, kimbilir.

Bu kısa değerlendirmeyi etkinlikten bazı fotoğraflarla süsledim, zenginleştirdim.

Hasan Varol, Aydan Yalçın, Mustafa Koç,Arife Kalender, Nadire Sönmez, Ali Demir, Selçuk Öz

1 Ekim 2014 Çarşamba

Günce, Eylül 2014

Foto: Hasan Varol.Balçova'da armut.

12 Eylül 2014

Bilge kişi der ki:

“Bir ülkeyi yönetme görevini bana verseler, hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlarım. Çünkü dil yetersizse sözcükler anlaşmayı sağlayamaz, düşünce anlatılamaz. Ödevler gereğince yapılamaz, töre, kültür bozulur. Töre, kültür bozulursa hukuk yanlış yola sapar. Bu durumda şaşkınlığa kapılan halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını kestiremez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” Konfuçyüs.

Dil bunca önemlidir demek ki. Hiç de üzerinde düşünmüyoruz, günlük değer vermiyoruz…

Şair Dağlarca, neden  öz Türkçeci olduğunu şöyle açıklar:

“Ben şundan öz Türkçeci oldum. Yeri gelmişken anlatayım. Şiir yaza yaza, bir gün bana şiirlerim, şiirlerimdeki Türkçe sözcükler dediler ki: “Arkadaş, sen hem burada ışık diyorsun, hem de orada müselles diyorsun, hem hitam diyorsun, hem anne diyorsun. Biz o yabancı sözcüklerle aramızda bir anlam dolaşımı yapamıyoruz. Bugün ışık sözcüğüyle su sözcüğünün, anne sözcüğüyle uzak sözcüğünün çağrışımları bir dil salkımı oluşturuyor. Bir anlam bütünlüğü veriyor. Dizelerin içine bir yabancı sözcük koyarsak, bu dil salkımı olmuyor. Dinle, olmuyor. Ya bizi seç, ya onları…” Ben de başladım ayırmaya. Ayıra ayıra şu gerçeğe vardım ki, şiir ir dil olayıdır…Benim şiirimde bir başarı varsa, bu, Türkçemize duyduğum saygının ürünüdür.” (Aktaran, Emin Özdemir, Yüzler ve Sözcükler s 104)

Her dilin arkasında kendi ulusunun insanı vardır.

Her dil, evreni kendince dile getirir. Okuduğum bir anlatıyı aktarayım:

“Dil bir bakış, görmede bir tutum, belli bir algılama biçimidir. Bu, her dilin kendi açısından varolanı başka türlü getirmesinde belli olur. Nedeni ne olursa olsun yadsıyamayacağımız bir gerçektir bu. Örneğin: çağlayan, Türkçede, bir akarsuyun yüksekten dökülüp köpürerek aktığı yerdir. Çağlamak, suların çok kez taşlara çarpa çarpa çıkardığı sestir. Aynı doğa görünümünün Fransızcası cascade ya da chutted’eau’dur. Dendiğine göre Fransızlar cascade’i İtalyanlardan almışlar. Olabilir. İtalyanlar, Latincedeki “düşmek”  fiilinden türetilmiştir. İngilizce ve Almancanın söylediğini söylüyorlar. Bu her iki sözcükte de gözönünde bulundurulan düşmedir. Karşılaşmadan şu kesin sonucu çıkarabiliriz: Doğadaki belli bir görünümü, Türkçe, bir ses olayı olarak yorumlamış; olay, bir deyime, Türk’ün kulağına çarpmış, olayı Türk kulağıyla yakalamış; Fransız ise, Avrupa dilleriyle birlikte, herşeyden önce gözleriyle ilgilenmiş olayla, olaya gözle dikkat etmenin vargısını bildirmiş.” (Dilin Gücü s 85)

Benzer bir yargıyı da Ataç anlatır:

“Türkçenin büyük gramerini vücuda getirmiş olan M. Jean Deny, bizim “bir mavi gömlek” terkibi ile “mavi bir gömlek” terkibi arasında gözettiğimiz farkı, Fransızca ile anlatmanın imkânı olmadığını söyler. Bize o farkın ne olduğunu sorsalar belki anlatamayız; fakat hiçbir Türk, mektep görmemiş dahi olsa, “bir mavi gömlek” denecek yerde “mavi bir gömlek” demez. O fark bizim içimize sinmiştir: bizim için gayet tabii bir şey olmuştur; onun üzerinde düşünmemize bile hacet kalmamıştır.” (Ataç Üzerine, s 103, TDK)

“Türklerde günlük dilde “ekmek parası”, “ekmeğini taştan çıkarmak” , “ekmeğiyle oynamak” gibi deyimler kullanılır. İtalyanlarda ise ekmeğin yanında şarap da (Hristiyanlıkla birlikte, İsa’nın kanı) vardır.

Eskimolar tanrılarına yakarırken, ondan günlük balıklarını vermesini isterler. (Köksal, 1080, s 77)

Çevresel koşulların da dili etkilediği, dile yansıdığı bir başka gerçektir. Eskimolarda kar çeşitlerini gösteren sözcüklerin pek fazla oluşunu buna bir örnek olarak gösterebiliriz.” (Kemal Ateş, Türk dili s 16)

Başka bir kaynaktan da benzer örnekler okudum:

“Arap’ın hayatında deve önemli bir yer tuttuğu için, Arapça’da devetüyü renginin tonlarını gösteren yüze yakın renk adı bulunmaktadır.

Aymara Kızılderililerinin dilinde, patates çeşitlerini anlatmak için iki yüz kelime yer almaktaymış.” (Sezai Güneş Türkçe, s 24)

F. R. Atay: “İlk gençliğimde ben de koyu Osmanlıca yazardım. Şemsettin Sami’nin bir sözünden içime şüphe düştü: Bu nasıl bir dildir ki Arap’a söylesen anlamaz, Türk’e söylesen anlamaz. Demek ki uydurma bir dil kullanıyorduk.” (Dünya 27.01.1963)

21 Eylül 2014

S. J. Perse, şiirlerinde yoğun olarak yaşanmış bir çocukluğu bütün renk ve yönleriyle durmadan işlerken, kişioğlunun evrensel serüvenine ışık tutar, onun ruhunun bütün karanlıklarını alaca bir aydınlığa çıkarır.”demekte Tahsin saraç, Perse için.

Perse’ye göre, Perse’ce, yani  “Onca, şiirin görevi, “kişideki gizlerin derinliklerine inmek”tir. Böyle bir şiirde “oyuna yer yoktur artık. Hepten estetik bir şey de yoktur bu şiirde. Bir güzel kokular saçmak, ya da güzel dekorlar çizmek sanatı değil bu artık. Yapmacıkla, büyük sözlerle alıp vereceği yoktur onun. Sanatı yaşantıdan, sevgiyi bilgiden ayırmaz; iştir o, tutkudur o, hep güç, hep yeniliktir o. Yuvası sevgi, yasası baş eğmemektir onun.” Tahsin Saraç, Günümüz Fransız Şiiri, Dernek Yayınları, s33

Yoğun yaşanmış bir çocukluk,

Ruhun bütün karanlıklarını alaca bir aydınlığa çıkarmak,

Kişideki gizlerin derinliklerine inmek,

Şiir, hepten estetik değildir; güzel kokular saçmak, güzel dekorlar çimek de değildir yalnız, büyük sözlere de yer yoktur; sanat yaşantıdan beslenir.

Tutku, güç, yenilik, sevgi…

Nasıl bir şiir güzel bir şiirdir sorusunun da yanıtını veriyor.

23 Eylül 2014

“Yazmak bir yolculuk. Başını alıp gidiş. Sınırlar, ülkeler, kısıtlamalar ötesi bir gezinti.” Uğur Kökden

İnsan, denemeleri başka yaşıyor, kendini arayarak, bularak, azı çoğu hesap ederek. İnsanın birikimi oluyor denemeler. Var mı yok mu, arıyorsun. Varsa yüzün mutlu, yoksa hemen doldurmalıyım boş yanımı. Bunları kendimi yoklayarak yazıyorum.

Sevdiğim bir denemeci Uğur Kökden. Bir kitap eksiğiyle Kökden’i okudum sayılır.

24 Eylül 2014

“Edebiyat alanında Türkçeden başka dille tek bir satır yazmamış olan Nâzım, Türk dili üzerindeki görüşünü şöyle açıklar:

Çocuklarımıza Türkçe okutmak,

öğretmek, sevdirmek onlara

dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,

kendi dillerini,

güzel şey,

büyük şey.”

Cevdet Kudret, Bir Bakıma, İnkılâp ve Aka, s 277

“Ne diyordu ozanımız, Ferhad ile Şirinadlı oyununda Şirin’in güzelliğini bütün  yönleriyle anlatabilmek için:

Sen yakından da, uzaktan da, her mekânda konuştuğum dil gibi, Türkçe gibi güzelsin.”

Emin Özdemir, Yüzler ve Sözcükler,  Bilgi Y. S 68

27 Eylül 2014

Dil Bayramı nedeniyle Karşıyaka Kültür Merkezi’nde yapılacak toplantı için yola düştüm. Önce Konak’a gidip oradan iskeleden vapura binip Karşıyaka’ya geçeceğim. Saat 14.00’teki toplantıya kadar sahaflarda eğleşeceğim. Her gidişimde böyle olur. Hiçbir şey almam derken otuz, elli liralık kitap alırım. Karşıyaka, sahafı en bol olan ilçe bence. Çok zengince.

Saat 13.00’ten sonra Atölye arkadaşlarımız gelmeye başlarlar. Ben de bunu beklerim. Derken birisi “günaydın, Metin Demirtaş’ın yeni kitabı çıkmış” dedi, sevindim. O ara bir arkadaşım ise “Metin Demirtaş ölmüş, duydun mu?” dedi. “Sen Antalyalısın, duydun mu?”

Bir hoş oldum, şok oldum. Konuşamadım...Daha beklemediğim bir durumdu bu. Antalya Muratpaşa ilçesinde Kitap Fuarı vardı, orada Ataol ile imzası vardı Metin’in, bunu biliyordum. Böylece bir sokağa çıkacak ayak topal da olsa, şenlenecekti Metin. Geçen akşam Kaleiçi’nde bir barda yemekteydi ataol’la birlikte, bir arkadaş fotograf paylaşmıştı o geceden...Teşekkür edip, selam yollamıştım. Öyle de olmuştu, ne güzeldi.

Ve öğrendim ki gerçekten kalp krizi geçirmiş. Hem eşim, evden, hem Antalya’dan bir arkadaşım Musa Öz aradı ve bu durumun gerçek olduğunu öğrendim. “Türkçem benim ses bayrağım” diyecektim, konuşmamı yapacaktım; ama, inanın vücudum kırılıp döküldü, dövülmüş gibi halsiz kaldım. Kararım:Akşam yola düşüp 27 Eylül 2014’te Antalya’da yapılacak olan cenaze törenine katılacaktım.

27 Eylül 2014

Antalya’da Antkoopevleri’nde Palmiye Sitesindeki evindeyim Metin’in. Günseli abla ile sarılıp ağlaştık. Tülay, umut, Nazım da gelmiş. Bir köşede yüzü biraz ısıran tanıdık gelen bir yüz var ama...derken, Azime Korkmazgil. Merhabalaştık, konuştuk. Ortak anılarımızı tazeledik. Kitaplığından alıp da geri veremediğim kitaplardan söz ettim, üzgün olduğumu belirttim, “affettim” dedi.

İkindi namazı arkasından andızlı Mezarlıkta annesinin kucağına verdik Metin’i. Işıklar içinde uyusun.

29 Eylül 2014

Biz dil üzerine ne az kafa yormuşuz. Özellikle birinci Yeni ustaları ne çok çalışmışlar. Şiir bir dil işidir, bu çok doğru. Onlar, geçmişin karanlığından aydınlık bir Türkçeyi getirmişler bize. Son okumamda karşılaştığım şu bölüme burada yer vermeliyim.

"Ben Osmanlıca'ya karşı olduğum için ateşli bir Türkçeci oldum. Türkçeyi hep savunacağım. O benim yuvamdır."  Melih Cevdet Anday  (Şair Çünkü Onlar, Kavram Y. s 45)

Bu gün Manavgat’ı daha çok sevdim. Sokakları cıvıl cıvıl, hava çok güzeldi!

1 Eylül 2014 Pazartesi

Ağustos 2014 Günce

16 Ağustos 2014

Sevgili Hüseyin Atabaş’ın gönderdiği kitapları okuyorum. Okurken önceki okuduklarım da aklıma geliyor tabii.

 Örneğin Ahmet:”Peki, imgesel düşünmek nasıl bir şeydir? Örneğin, “denizin yüreği” dediğimiz zaman bir imge yaratmış oluruz. Oysa, yaşamda/doğada denizin yüreği diye bir şey yoktur, dolayısıyla böyle bir seyi günlük dilde kullanmayız. Yani bu söz öbeğinin yaşamda nesnel karşılığı yoktur; bu yüzden de kurgulanmış yaşamda bize hiçbir şey çağrıştırmaz. Öte yandan “denizin çarpan yüreği” dediğimiz zaman şiirsel bir anlam elde ederiz. Çünkü bu ifade imgesel düşünmenin ürünüdür ve öznel  bir gerçekliğe sahiptir.” S 28 Dilin Gizil Gücü, Elvan Yayınları.

Yukarıdaki bölümü okuyunca ben hemen Metin Altıok’u anımsadım ve açıp Şiirin İlk Atlası’ndan şu bölümü yeniden okudum.

“Şiirde imge kimi zaman karşımıza günlük dilde bir arada duymaya alışık olmadığımız ayrı sözcük öbeklerine bağlı iki sözcüğün şaşırtıcı bir biçimde yan yana kullanılmasıyla çıkar. Örneğin “gecenin derisi” dediğimizde bir imge yaratmış oluruz. Çünkü gece ve deri sözcükleri günlük dilde bir arada kullanılmazlar.  Bu iki sözcüğü birleştirmek akla gelmez. Bunun nedeni bu sözcüklerin gerçeklikleri arasında bir ilişkinin bulunmamasıdır. Bu yüzden biri öbürünü çağrıştırmaz. Ama biz “gecenin seğiren derisi” dediğimiz zaman şiirsel bir anlam ifade ederiz. Çünkü bu ifade imgelemin ürünüdür  ve nesnel olmayan özel bir gerçekliğe sahiptir. Ne var ki imgeler karşımıza her zaman yukarıdaki örnekte olduğu gibi  tek başına çıkmazlar. İmge şiirde kimi  zaman uzun sözcük dizilerinin arkasına gizlenmiş, onlara yedirilmiş olarak bulunur ve şair tarafından okura sezdirilir.” S 16, Promete Yayınları.

Benzer bir okumayı Salih Bolat’tan da okumuştum.

Yukarıdaki örneklere tam uymasa da şu örneği de buraya almak isterim:

“Örneğin, “ev bana geliyor” sözü şiirsellikten ne denli uzaksa , “ben eve gidiyorum” sözü de şiirsellikten o derece uzaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, her çarpıtma ya da bozma, şiirselliği sağlamaz, “Deniz tırmanır tepeye” dizesinde, öznenin olağan dışı olması, yeni bir gerçeklik kurmaya yetmiyor. Bu dizenin, “ev bana geliyor” sözüyle, şiirsel değer açısından hiçbir ayrımı yoktur. Gelgelelim “Deniz kıyıya tırmanır” dizesinde, yalnızca eylem olağan-dışı kalmakla belli bir şiirsel değer ortaya çıkarılmış, yani dışsal gerçekliğin ardındaki şiirsel gerçekliğe ulaşmıştır. Çünkü “tırmanmak” eylemi, denizi şu bildiğimiz, orada duran deniz olmaktan çıkarmış, bir yere ulaşmak isteyen, kaygıları olan bir deniz yapmıştır.  

18 Ağustos 2014

Cemal Süreya’nın Paçal’ını daha önce okumuşum. Yeniden elime alıp bir iki yazısını okuyunca inanın okuma isteği uyandırdı ve okumaya devam ettim. Bu isteği bana Melih Cevdet  de  Cemal Süreya  da duyuruyor. Bir, iki, üç... okuyasınız geliyor yazıları.

Paçal’ın 28. sayfasından bir bölüm alayım roman ile ilgili, siz de düşüneceksiniz, kendinizi yoklayacaksınız, sorgulayacaksınız.

“Neredeydi, şimdi çıkaramıyorum, otobiyografik roman üstüne bir yazı okumuştum. Şimdi çıkaramıyorum ya, yazar aşağı yukarı şöyle diyordu: Her hayat roman olabilir; ama burada dikkat edilecek iki nokta var. Ya olaylar ve yaşantı ögeleri çok titiz bir seçme  işlemiyle ayıklanmalı, ya da hiçbir kısıntı yapılmaksızın her şey olduğu gibi anlatılmalıdır.

Bu görüşe katılıyorum. Özellikle de ikinci ögeye, yazar her şeyi anlatmayacaksa, otobiyografiye niçin dadansın? Çoğunca hayatı roman yapan ögeler, o kısılan yazmaktan çekinilen saklanan şeylerdir.” S 28, Aydınlık Yazıları, Paçal.

Her metnin bir seçim, bir kurgu, bir yazara göre olduğunu düşünürsek, yazarın yaşamı “olduğu gibi” anlatması roman olmaz, bu ilk elde doğru olmaz. Yazar o zengin yaşamı elbette anlatacak, hatta kurgulayacak, sanatsal büyü ekleyecek ki yazdıkları yazarın imzasını okuyucuya hissettirsin ve yazarın ne kadar yazar olduğunu da bilelim. Onca söz edilebilir elbette bu sözler üstüne.

20 Ağustos 2014

Gençlik bu ya, der, “Doğu/İslam kültürünün şairlerini, ciddiye almıyorum” Bu düşünce 1940’lı yıllarda hissedilmiş, böyle düşünülmüş bir kararın sonradan yazılmasıdır ki, Attila İlhan bunu böyle ikrar eder. Derginin birinde Nasır-üd-din-i Tûsî’nin  Hüseyin Rifat çevirisini okur ve çarpılır. Kendi deyişiyle “öyle bir rubaisi ile çarpıştım ki, (evet, kelimesi bu), allak bullak oldum: İnsanoğlundaki “fanilik” düşüncesini, böylesine yoğun ve çarpıcı kimse ifade edememiştir:

“Gözyaşlarımla makbere girdim de çağladım

Elden giden dostları andım birer birer

-Bilmem ki nerdeler? Diye sordum du onları

Derhal o makbere dedi: -Bilmem ki nerdeler?”

(Şairini İkinci Ölümü, Milliyet Gazetesi Tem.’86)

23 Ağustos 2014

Bu sabah Balçova’ya geldim ve bir duş alıp hemen hazırlandım: Doğru Şiir Atölyesine. Arkadaşları, şiir konuşmalarını özlemişim. Nazım Hikmet’te Yergi Şiirleri başlığını taşıyan bu programı izlemem ve arkadaşlarımla da buluşmam gerekti. Benim için bir şiir iklimiydi atölye. İyi de oldu, gece uykum yoktu uyuyamadım ya da otobüsün havasında uyuyamadım. Yorgunluk saymadım bunu; günü biraz ağır geçirsem de. Ve eve gelince torunumla buluşmak! Bu apayrı bir sevinç, apayrı bir dünya! Şiirin şiiri o.

25 Ağustos 2014

Bugün Yusuf ve Arife ile telefonla konuştum. Emmim kızı ile konuşamadım. Manavgat Şiir Günleri için tanıtım slaytları hazırlıyorum oğlum Kerem ile. Kerem on dakikada hazırlıyor bu işi. Kolaymış, bilene!

Dil üzerine, dil devrimi üzerine bir konuşma hazırlayabilir miyim, buradaki kaynaklarla onu araştırıyorum kitaplığımdan. Ataç, Süreya, Anday, Tarancı, Nazım’ın Türkçeye, dil özleşmesine, dil devrimine bakışları ve günümüzde yönetenlerin bakışı… Bir de bazı şairlerin şiirinde “mutlaka bu sözcüğü kullanmalıyım” demeleri üzerine ne demeliyiz? gibi bir soruya da yanıt aramalıyım. Bir dil hepten arı duru olamaz, az da olsa yabancı sözcükler vardır; iletişim, ticaret, teknoloji gelişimi vs bunu zorunlu kılıyor. Genelde değişim ve özleşmeye ne demeliyiz, öyle ya, dil de gelişen bir varlık, yaşayan, insan gibi.

Konak’a gittim ve Dilin Gücü (Mermi Uygur, YKY) ile Orhan Veli’nin Mektupları’nı, Garip (tıpkı basım) adlı kitapları YKY’dan aldım. Aradığın kitabı bulmak ne güzel!

1 Ağustos 2014 Cuma

Günce Temmuz 2014

Hasan VarolGünce

8 Temmuz 2014

“Ve sen portakal çiçeği yüklü güney yeli,” Guasimado

OKURKEN ÇEVİRİYE RASTLADIM

İnsan düşlerini, düşlediğini, düşündüğünü acaba var olduğu koşullar içinden mi oluşturur? Yoksa neden başka bir koşulda düşünüp yazanın söylediği bazen çevrilemez? İnsan ve düşündüğü ses ile söyleniyorsa, sanat ile ortaya konuyorsa ve bunu insan yapıyorsa bir çeşit bu çevrilebilir olması gerekmez mi? Şiirin “ulusal-yerel” olduğunun biliyorum, o nedenle bazı sorunlar yaşandığını biliyorum. Hatta aynı iklim, aynı sosyal olaylar, olaylarda, yaşananlarda paralellik olursa çeviri kolay olur, bunun da biliyorum. Ama bazen çevrilemez olması neye dayanır, nedir sorun?

Mühür dergide Mustafa Fırat şair Enver Ercan ile söyleşirken yine bu konuya parmak basıyor Enver Ercan. İlgili bölümü olduğu gibi alıyorum, çok net anlatmış çünkü.

“Şiirlerimin başka dillere çevrilmesi sırasında hep sorunla karşılaştım. Sorunun kaynağı Türkçeye özgü sözcükler, cümleler kullanmamdı. Sözgelimi “birlikte kaynardı suyumuz” sözünün Hollandacada bir karşılığı yok, bu nedenle anlamı da yok. “Aynı anlama gelecek başka bir söz kullanılamaz mı” diyeceksin. Bu sefer de “sözcüklerinize kadar ıslanırdınız” cümlesi çıkıyordu karşımıza ve burada kesinlikle yağmurdan söz etmiyordum.  En ilgincini de “Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman” kitabımın Fransızcaya çevrilmesi sırasında yaşadım. Fransız çevirmen “Geçerken mi, geçtikten sonra mı öpüyor?” diye sormuştu, Fransızcadaki aksanlar yüzünden. İşte böyle sorunlarla karşılaşınca, Türkçenin kıvraklığını vurgulamak, biraz da garip gönlümü avutmak için “Türkçenin dudaklarısın sen” diye mırıldanmıştım. Sonra da “ulan güzel bir laf bu” demiştim kendi kendime.”

Enver Ercan ile söyleşi, Mustafa Fırat, Mühür dergi sayı 52, s 42

Bir dilde söylenenin başka bir dilde karşılığı neden olmaz? Var da bulamadılar mı, gerçekten yok mu, yok olması olası mı, olağan mı? elbette çevirmen değilim ve bu konuda ne diyeceğimi de bilemiyorum. Enver Ercan’ın “Sorunun kaynağı Türkçeye özgü sözcükler, cümleler” gibi yansıtmasını da biraz kabul edemiyorum. Bir dil, tanınmamış olabilir, yeterince kullanılarak belirli bir akışkanlığı, güzelliği keşfedilmemiş olabilir; oysa Türkçe’de nice güzellikler, incelikler var, öbür dillerde karşılığını keşfettiğiniz zaman dilimizin ne kadar zengin olduğunu söyleyebiliriz. Bu her dil açısından da böyledir gibi geliyor bana. Bizim dil öksüz de öbür diller ikişer analı babalı mı büyümüş! Demem o ki günümüzün teknolojik varlığı içinde Türk insanının oldukça ilerde bu işin içinde olduğunu görüyorum, o zaman çevirmenlerin, dilcilerin bu sorunu da çözeceğine inanıyorum.

Çeviri ile ilgim burada bitmedi. Elimde iki öykü kitabı var:Çehov’un Küçük Köpekli Kadın, çevireni Hasan Ali Ediz, Altın Kitaplar Yayınevinden çıkmış Ekim 1971. İkincisi.Çehov, Seçme Hikayeler, Antik Dünya Klasikleri,Ekim 2009. Hem birinci hem ikinci kitapta sözünü edeceğim bir öykü var, aynı öykü, ama çevirisi nedeniyle ayrı adlarda, Hasan Ali Ediz, “Küçük Köpekli Kadın” diye çevirmiş, Aslınur Kara ise aynı öyküyü “Oyuncak Köpekli Kadın” diye çevirmiş.

Hasan Ali Ediz şöyle başlıyor öyküye: “Rıhtımda yeni bir kişinin, küçük köpekli bir kadının peyda olduğunu söylüyorlardı. İki haftadan beridir Yalta’da oturan ve artık burasına alışmış olan Dimitri Dimitriç Gurov da yeni gelenlerle ilgilenmeğe başlamıştı.” Age s 35

Aslınur Kara ise Oyuncak Köpekli Kadın öyküsüne şöyle başlıyordu:

“Rıhtımda yeni bir yüzün görüldüğü haber verildi; küçük köpeği olan bir kadın. On beş gündür Yalta’da olan ve çevreye alışmaya başlayan Dimitri Dimitriç Gomov’da yeni yüzlere karşı bir merak başlamıştı.”  

Aynı anları anlatan birer bölüm daha vereyim. Hasan Ali Ediz:

“İşte bir gün, akşam üstü, bahçede yemeğini yerken, bereli kadın, yanındaki masaya oturmak üzere, ağır ağır geldi. Kadının görünüşü, yürüyüşü, giyimi kuşamı, saç tuvaleti, onun iyi bir çevreden ve evli olduğunu, Yalta’ya ilk defa geldiğini, canının sıkıldığını belli ediyordu.” S 37

Aslınur Kara ise aynı paragrafı şöyle çevirmiş.

“Olay şöyle gelişti; bir akşam, bahçede akşam yemeğindeyken geniş kenarlı şapka takan kadın, yavaş adımlarla gelip yandaki masaya oturdu. İfadesi, yürüyüşü, kıyafeti ve tuvaleti Dimitri’ye onun sosyeteye mensup, evli, Yalta’ya ilk defa gelmiş yalnız ve sıkılmış bir kadın olduğunu söylüyordu.” S 138

İki metni yani çeviriyi karşılaştırmak, ne anlatıyor? Sorusunun yanıtı yanında hangi çevirinin daha bir Türkçe, sözcük fazlası olmayan dilin kullanımına önem verilmiş olduğunu görmek için belki ikişer kez okuyup kara vermek gerek. Aynı sözcüklerle aynı cümleleri kurmak mı acaba çeviri, sanmam. Bunun yapılması zor, hele şiirde hiç olmaz bu. Yine de iki metnin birini daha çok beğeneceksiniz. Ya da ben çevirsem şunu şunu şöyle söylerdim deyip yeni bir çeviri ortaya koyacaksınız.

İyi ki çeviri var! demekle yetineyim ben burada. Ancak, şiir üzerine daha önce yaşadığım şok olduğum şu yazıyı da paylaşmalıyım sizlerle. Bu şiir üzerinde olunca birebir anlamı taşan, çağrışıma giren yani imgeyi gündeme getiren...şiir olunca iş değişiyor. Yine de şaşaladığım buradaki aynı bitkinin iki ayrı adla verilmesi, Türkçede bu “olamaz” dedirtmesi bana. Biriniz böğürtlen derken öbürünüz aynı bitkiye başka bişey diyebilir mi, demesi gerekir mi, onun da böğürtlen demesi gerekmez mi? İşte yazı, anımsayalım:

12 Ekim 2010Çağdaş İtalyan ozanlarının en önemlilerinden. 1962’de bir Yunan Şiir Ödülünü, 1973’te Uluslararası Struga Şiir Ödülü’nü kazanmış. Devamında 1975’te Nobel Şiir Ödülünü de almış. Bu büyük ozan:Eugenio Montale.Dilimize değişik çevirmenler şiirlerinden çevirmiş. Elimde Sait Maden’in “Seçme Şiirler” Cem Yayınları adlı kitabı var. Okuyorum. Daha önce de okumuşum, ama bende yeterince iz bırakmamış. Yine elimde ınternetten indirdiğim bir şiirinin iki ayrı çevirisi var. Biri Faik Baysal’ın, öbürü de Egemen Berköz’ün. Şiirin ilk bölümleri aşağıda.

“Dinlemek böğürtlen dikenlerinin arasından” Çeviri, Egemen Berköz

“Dinlemeli çitlembikler, çalılar içinde” çeviri, Faik Baysal.

Bu birinci dizede geçen “böğürtlen” sözcüğü adı, ikinci dizede “çitlembikler” adını almış.  Şimdi burada iki ayrı ad aynı bitkiye nasıl verilmiş, yani çevrilirken bu nasıl böyle olmuş; ve belki de bir üçüncü ad bu bitki ve üçüncü bir sözcük... Oysa, diyorum, bu bitkinin şiirin aslına olan bu bitkinin Latincesi vardır ve oradan aynı adla çevrilmesi olanaklıdır. Yoksa imgeyi aynı verebilmesi zaten olanaklı değildir, onun çevirisine yetenek, birikim, vd şeyler gireceğinden onda aynı şeyi beklemiyorum. Ama bir bitkinin aynı olmaması birinin “böğürtlen” diğerinin “çitlembik” olması düşündürücüdür. Hem Türkçede bildiğimiz kadarıyla bu bitkiler farklıdır.

UZANMAK GÖLGESİNE, SOLUK VE DALGIN

Uzanmak gölgesine, soluk ve dalgın,güneşten kızgın bir bostan duvarının,dinlemek böğürtlen dikenlerinin arasındantarlakuşlarının şakımasını, hışırtısı yılanların.Çeviri: Egemen BerközSOLGUN VE DALGIN, GÖLGEYE UZANMAK

Solgun ve dalgın, gölgeye uzanmakbir arsanın kızgın duvarı yanındadinlemeli çitlembikler, çalılar içindedüşünü karatavukların, kayışını karayılanların.Çeviri: Faik Baysal

Tekrar olsa bile 2010 yılında neler yazmışım, okuyalım:

İki arkadaşa da teşekkür ediyorum, ancak iki çeviri arasında, okurca görülebilecek kadar bir farklılık olduğunu da belirtmek istiyorum. Gerçi şiir bu dörtlükte bir havayı,(doğa-insan ilişkisini) vermektedir. Ama gönlüm yine de “soluk ve dalgın” ile “solgun ve dalgın”ın aynı olmadığını söylemektedir. Yine “güneşten kızgın” deyince sanki güneşten daha kızgın, ısınmış, sıcak anlamı da geliyor aklıma ve bu nedenle “güneşle ısınmış bir kızgın duvar” mı desem, veya aynı bıraksam mı; bu kez “bir arsanın kızgın duvarı yanında” kızgın bir duvarın dibinde anlamında bu sade söylemi mi seçsem? Bu söylem düzanlatıma çok mu yakın? Devamında “böğürtlen” denen bir dize, öbüründe “çitlembikler” denen bir dize.(Bitkilerin Latince adları olurdu ama) Acaba bu iki ayrı ad aynı anlama mı geliyor? Karatavuklar, ile tarla kuşlarını veya yılanın hışırtısı(nı) da kayarken çıkaracağı için bu sesi, bunları çevirmenler gibi düşünmek olası bence de dedim. Dedim ama okuyuverip geçmek istemedim, böyle takıldığım, çeviri üzerinde yeni söylemleri aradığım şiirler olmuştur. Bu hem şairin benim dünyama çok yakın olduğunu gösterir, hem de çevirinin beni sardığını, kendini sevdirdiğini gösteriyor. İki çevirmenin de eline sağlık. Şiir üzerine düşündüren, kendisi için söz söyleten bir şiir bu. Çok sevdim.

21 Temmuz 2014

Uzun yıllar önce Furuğ’un bir kitabını okumuştum, şimdi kitaplığımda beş altı tane kitabı var, bu ilk okuduğum kitaptı. Yeniden okumak üzere elime aldım ve yaşamı bölümünü Onat Kutlar’ın yazdığı bölümü okudum, çarpıldım, uykum kaçtı, bir iki şiirini okudum, çarpıldım!..”Sonsuz Günbatımı” işte böyle bir kitap, Ada Yayınları’ından çıkmış; Farsçadan çevirenler: Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi. Çok yetkin, başarılı bir kitap bu.

Bir damlacık Furuğ okuduysan gel de uyu!

"KederliyimkederliyimBalkona çıkıyorum ve geceningergin tenine dokunuyor parmaklarım" FuruĞ

Sayfamda bunu paylaştım ve uykusuzca tedirgince gittim yatağa. Uyumak ne mümkün!..

22 Temmuz 2014

Aslıhan Tüylüoğlu ile yaptığım söyleşide şunları söylemişim: “Bir de yaşadığım çevremi şiire katma isteği vardı bende, Toroslar’ın yaşantısını şiir kılma isteği. Oradan yeni sözcükler katma isteği. Şiir yaşantıdan beslendiğine göre,  kendi yaşantımın bir kısmının şiirlerde olmadığını görmüştüm Yörük yaşantısının,...” böyle bir yanıt vermişim. Yazının çıktısı elime geçince yine elimdeki şu yazı ile örtüşen yanlarını düşündüm bu içeriğin; farklı sözcüklerle söylense de örtüşen yanları var, ya da özde aynı şeyler söyleniyor gibi geldi bana. Yazı şöyle: “Şu sözleri Orhan Veli’nin şiirlerinde, şairliğinde duyar, görür gibiyim.

“Goethe’in ‘her şiir durumdan’ oluşur sözünü kendisine rehber edinen Paul Eluard’ın deyişiyle, yeni şiir bir ‘durum şiiri’ olmalıdır. Eluard’ın burada ‘durum’ sözcüğü ile dile getirmek istediği şey, şairin ele geçirmek, dokunmak, anlamak, sezmek zorunda olduğu ‘gerçek’tir ve bu gerçek de sanıldığı gibi; öyle meleği, ilham perisi olan bir şey de değildir. Tam tersine bu gerçek ‘mutsuz ve tozlu, acımasız, saçma, korkunç olabilir. Aptallık, yoksulluk, hastalık ve savaşla adlandırılabilir. (...)”

Sözü edilen her iki yazıda da şairin dışındaki gerçek, şairin kendi yaşam gerçeği ve bunun şiire aktarılması, insanın ve sorunlarının şiir kılınmasıdır aslında. “durum şiir” denmesiyle, insan halinin insan gerçeğinin öyle peri, esin vs öne sürülmeden şiir kılınmasıdır aslında.

Şimdi böyle düşünüyorum ben.

23 Temmuz 2014

Facebooktan arkadaşım Nazlıgül bir şiir paylaştı ama başı yoktu şiirin yani önce yok olduğunun da bilmiyordum aslında, çok sevdim, hemen dönüp kaynağını sordum, çevireni vs. şiiri aldığı yerde olmadığını söyledi. İnternette bir dolaşıp şiirin çevirisinin Cevat Çapan olduğunu gördüm. Yine de ne şiirin başı ne tamamı vardı, kimindi şiir, kim çevirmiş, okuyucu bu şiiri okuyunca neden asıl kaynağa gidemiyorduk?...Bunu da yazdım Nazlıgül’e, paylaştım yani “haklısın” dedi.

İlk karşılaştığım şiir şöyle idi:

“"Ben bugün, o dünkü ben değilim

Bana duymayı öğretti rüzgârgülleri

Geceleri eritip tersyüz ediyorum sevinçleri

Bir güvercinliği açıp unutuş saçıyorum

Ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün

Hiçbir şey söylemeden bakışlarımla

Saçlarına karanfil gizleyen

Bir çocuk gibi." O.Elitis

Şiirin tamamı var mı burda, çevireni kim? Belli değildi.

Şiir, o. Elitis’in “Çılgın Nar Ağacı” adlı kitabından alınmaydı aslında, adı ve ilk bölümü alınmamıştı. Tamamı:

AKINTIYA KARŞI

Akıntıya karşı yüzerek

Bir başka iklimde saydamlığı arayan balık

Hiçbir şeye inanmayan el

Ben bugün, o dünkü ben değilim

Bana duymayı öğretti rüzgârgülleri

Geceleri eritip tersyüz ediyorum sevinçleri

Bir güvercinliği açıp unutuş saçıyorum

Ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün

Hiçbir şey söylemeden bakışlarımla

Saçlarına karanfil gizleyen

Bir çocuk gibi.

Çeviri: Cevat Çapan

(Can Yayınları 1. Basım, Aralık 2010)

26 Temmuz 2014

Şimdi alacağım cümleleri daha önce okumuşum ama aktarıp aktarmadığımı tam kestiremedim, ikinci okuyuşumda ise aktarma ihtiyacı duydum, madem bir şiir tadı bırakıyor, şiir üzerine düşündürüyor beni, buraya almalıyım dedim. Şöyle:

“Şiir yitik bir kutsal evrenin özlemi içinde gelişir her zaman. Şair dilin, dille birlikte de insanla ilgili her şeyin tehlikede olduğunu göz önüne alan kişidir. Kullanılmakta olan kelimelerin güvencesi kalmamıştır; onlar anlamlarını yitirirlerse, her şey anlamını yitirmeye başlar-şair onlara bu anlamı geri vermeye çalışacaktır.(...)

Lamartin de Le Lac’ta böyle yapar: hayatının büyük bir önem taşıyan, başka anlardan ayrılan bir ânı; bu an unutulmasın diye bir şiir yazar, bu şiiri tekrarlıyacak, bu dili yeniden kullanacak olanlar onu değiştirmesinler, bozmasınlar diye sıkı kurallara başvurur.” (M. Butor Cep Dergisi 1 Temmuz 1967)

Devamından bir bölüm: “Bunun sonucu olarak, şiir her şeyden önce kelimelerin anlamlarının, sözlerin saklanmasının güvencesidir, yitirilmiş anahtardır; buna birçok erdemler daha eklenecektir.

Şair bir şey söylemenin “eşiğinde” olduğu, “dilinin ucunda” bir anlatım bulunduğu zaman, örneğin on ikiliklerle yazıyorsa, bu anlatımın fazla hecesi olacak, şairin bağlandığı kalıba girmeyecektir; şair de durmak, söyliyeceğini düşünmek zorunda kalacaktır.” (...) “Kelimeler bu yeni ışık altında belirince, daha başkalarını aramak zorunda kalan şair, bu zorlayıcı kalıbı doldurmak, bu görevi yerine getirmek için başka “anların”, başka “parçaların” ardına düşecektir; kurallar buluşa zorlayacaktır kendisini; bitmemiş mısra, bitmemiş dörtlük ya da bitmemiş “sonnet” tamamlanmak isteyince, bir çeşit araçla, ağla, tuzakla çevresindekileri araştıracak, böylece, birdenbire, daha önce hiç düşünmediği bir şey yakalayabilecektir. Bütün dünya başka türlü görünecektir.” age  s 25

Bu cümleleri yazan biri iyi hissedecektir, yeniyi bulmak için yapılan bir aranışı yakalayacak, kendisini bulacaktır bu anlatıda...

*

“Otuz yılı aşkın bir süreden beri Türk şiirinde dünyayı ve hayatı değiştirme özleminin ağır bastığı görülüyor.” Cemal Süreya.

Cemal bu yazıyı 1980 yılında yayımladığına göre, günümüze kadar otuz dört yıl daha ekleyelim de söyleyelim şimdi; Altmış dört yılı aşkın bir süreden beri Türk şiirinde dünyayı ve hayatı değiştirme özleminin ağır bastığı...”  valla ben,  ağır bastığını söyleyemeyeceğim; şimdi, sorunlar içinde boğulan şairin,  kendini anlatma, bireysel sorunlarını öne çıkarmanın günümüz şiirini boğduğunu söyleyeceğim...

27 Temmuz 2014

“Ozanlık doğadan, coşkun bir yaradılış getiren kişilere özgüdür.”

Aristoteles

Şair zihninde şiirin doğduğu anı betimlerken: “(Bu anda) şairin dimağı bir katalizör gibidir. Oksijen ve kükürt dioksit gibi gazın platin bir çubuğun bulunduğu bir (ortamda) sülfürik  asit meydana  getirmesi gibi, insan dimağı da yeni bileşikler meydana getirir.” T. S. Eliot

Şiir dilinde İmge

“İmgesiz sanat olmaz; şiir ise hiç olmaz.” Alexander Potebnya

İmge “duyuyla edinilen deneyimin dil aracılığıyla sunulması.” Perrine

“İmgenin görevi, taşıdığı anlamı anlayışımıza daha yakın kılmak değil, görüntüsünü yakalamaktır.” Şklovski.

“Yaklaştırılmış iki gerçeğin arasındaki bağıntılar ne kadar uzak ve yerindeyse, imge o kadar güçlü olacak ve o kadar heyecanlandırma gücü ve şiirsel gerçeklik taşıyacaktır.” Reverdy

“Çünkü duyulanla algıladığımız varlıkların, durumların zihnimizdeki görüntüleri, bunların şiire yansımış biçimleridir imgeler.”  Her imgenin “düşünsel bir resim” olduğunu belirtmekte, imgeleri oluşturan ayrıntıların da duyular yoluyla seçildiğini söylemektedir.”  Emin Özdemir

İmge örneklerine açıklamalarda Doğan Aksan:

“Sanatçının duyularıyla algıladığı görüntü ve tasarımların aktarılmasıdır.” S 32

“İmge, sanatçının çeşitli duyularıyla algıladığı özel, özgün bir görüntünün dille aktarılışıdır; bir betimleme değil, öznel bir yorumlama sayılabilir.”

“İmge, aralarında benzerlik kurulan iki nesnenin anılmasıyla aktarılmaktadır.” (Angina Pektoris-N. Hikmet)Doğan Aksan böyle diyor.

Şu Cep dergisi ne güzel bir dergidir Varlık’ın. Sevdiğim, içi dolu dolu... Zaman zaman elime tekrar alıyorum, boyutu da çok güzel tam cep dergisi, ceketinizin yan cebine rahat girer ceket giyip sokağa çıkacak olsanız ya da çalıştığınız yere götürmek için. Ama aslında dünyaya açılan bir pencere bu Cep. Tek tük rastladığım ve bulduğum an sahaftan aldığım bir dergi bu. Hatta 9. Sayı iki tane elimde.

“Sanatçının ilk görevi yaşamaktır belki de, ki yapıtını verebilsin. Hiç değilse, şurası muhakkak, birtakım İngiliz yazarlarının suçladığı gibi Ehrenburg'u Stalin'e karşı açıkça sesini yükseltmedi diye suçlamadan önce, o koşulların benzeri koşullarda kendi nasıl davranırdı, bunu iyi kestirebilmeli insan-ağız-dil yiğitliğinden ucuz ne var?”Çevire: M. Z. G.Peter Elstob (Varlık Cep dergisi sayı 12, 1967)Biliyorum bu paragrafın arkasında ne çok acılar var, şu "ağız-dil yiğitliği" de çok hoşuma gitti ve her dönem ne çok bu tür yiğitlik yapanlar var!?"Sallanır havada bütün bakışlarıssız ve hüzünlü ama yenilmemişyüceltir direnci çocuklar darağacındaBir gün mutluluk yeniden gelivermiş."

İlya EhrenburgÇeviri: Engin Aşkın

30 Temmuz 2014

Yaralarım senin cahilliğinden kanar. Şu “tütmek” ve “üşüşmek” sözcüğünü görünce yine aklıma geldi. Sen bu sözcükleri dizelerde görmedin mi, hiç anlamını aramadın mı? Peki ben biliyorsam, sen bilmiyorsan, aramızdaki fark buradan geliyorsa...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Günce Haziran 2014

11 Haziran 2014

Mine Ömer’in çağrısı üzerine  Karşıyaka- Bostanlı  Park Kafe’ye  saat on birde başlayacak olan kahvaltı için yola çıktım. Balçova’dan Konak’a geçip oradan vapura binip Bostanlı’ ya geçmek istiyorum. Saat on otuzu iki dakika geçe varabildim Konak’a ve vapur gitti. İki dakika ile kaybettim hakkımı. Yenisi, saat on birde. Eh, on beş, yirmi dakikaya varırım ama geç olur, çözümü de yok, yoktu. Ve on bir vapuruna binip Bostanlı’ya ulaştım ki arkadaşlar daha anca oturmuşlar. Mine Ömer karşıladı, “hoş geldiniz” dedi. Tanıdık yüzler Mazhar Alphan, Selami Şimşek atölyeden arkadaşlar, sonra Sina Akyol, Hayri Yetik, Hakan Cem (Cem ile ilk karşılaşıyorum ama ödülünü biliyorum) Hüseyin Yurttaş, Oğuz Tümbaş vd… Bir “nasılsın iyi misin?”sohbeti, Kurşun Kalem dergisi ile ilgili kısa bir konuşma Mine Ömer tarafından yapıldı. Sonra kalkışlar, Kurşun Kalem’e teşekkürler. Ben Hüseyin Yurttaş ile kalkıp Karşıyaka’ya geçtim, iskele önünde inip Hüseyin’den ayrıldım, sahaflara uğramak üzere.

12 Haziran 2014

Varlık dergisi Haziran 2014 sayısında Salih Bolat ile yapılan söyleşiyi ve Hilmi Yavuz ile ilgili yazıyı okudum. Gözüme Tozan Alkan’ın “Düzyazı şiir” i ilişti. Akıcı bir anlatımı var Alkan’ın. Bir bölümü dikkatimi çekti bu yazının, içeriğiyle ilgili değil ama yine de şu bölümü alacağım ve yazıya tekrar dönüp bakmama neden oldu bu bölüm: “Küçük bir itirafta bulunacağım” der Baudelaire, devamla: “Aloysius Bertrand’ın  Gaspard de la Nuit’sini (sizin, benim ve dostlarımızdan  kimisinin bildiği, hepimizin müthiş diye anılmayı hak ettiğini düşündüğü bu kitabı) en azından yirminci kez karıştırırken  geldi aklıma bu kitabınkine benzer bir şeyler denemek, onun o eski zamanların resimlere konu olmuş yaşamını çizerken uyguladığı yöntemi, çağdaş yaşama, daha doğrusu daha çağdaş ve daha soyut bir yaşamın tanımlanmasına uygulamak.”  agd s 84

Bir kitabı “en azından yirminci kez karıştırmak!” Hangimiz sevdiğimiz bir şiiri, bir öyküyü yirminci kez okuyoruz, ben okumadım; ama okuyacağım artık.

13 Haziran 2014

Dört gündür Irak ve Suriye’de bulunan olaylar konuşuluyor, haberin en ilgincini bugün bizim başbakanın ülkemizde koruduğu ve baktığı Irakta idama mahkum olan Haşimi’nin sözü dikkatimi çekti. “Irak baharını yaşıyor”  “Irak kurtuluyor, Sünniler baskı altındaydı, kurtuluşunu kutluyor” dedi IŞİT adlı örgütün işgal eylemleri hakkında. Musul hiç direnmeden teslim oldu, Irak’ın paralı askerleri kaçtı.  İlginç değil mi? Devletimiz de bu örgütü ABD’den korktuğu için “terörist” ilan etmişti on gün önce falan. Öyle görünüyor ki, bu eylem, savaş planlı ve ABD’nin örgütlemesi… Irak üçe bölünüyor artık. Görüntüler çok kötü tabii.

“Üşüştü”, üşüşmek sözcüğü beni yaralayan bir sözcük. Bir dizemde kullanmıştım ve Metin bu sözcüğü anlamadığını, şiirsel olmadığını söylemişti, tıpkı şu “tütmek” sözcüğü gibi. Üşüşmek sözcüğünü şimdi Hilmi Yavuz’un kullandığını görüyorum.

“kara sinekler  üşüştü, pis,

üstümüze…trohom muyuz  

yoksa şark çıbanı mıyız hepimiz?” agd  s 40 (Ali Günvar’ın Yara şiirleri üzerine yazısından)

14 Haziran 2014

Önce Konak İskelesi’nden vapurla Karşıyaka’ya geçtim. Sevgili Veysel Çolak’a uğramak için. O da atölyedeki çalışmaları için saat ikide (on dört) çarşıda olacaktı. Her Cumartesi saat ikide (on dört) orada oluyor. Bu kez Harun Atak ve Hüseyin Alemdar da gelmiş, çünkü Alsancak Yakın Kitabevi’nde imza programı vardı. Beş şair. Noktürn Yayınlarının beş şairi. Hüseyin Alemdar, Hüseyin Peker, Nuri Demirci, Yusuf Alper ve Harun Atak. Elbette Nuri Demirci’yi ilk kez görecektim.

Orada Harun’dan kitaplar satın aldım, indirimli tabii. Ve şiir sohbeti yaptık kesik kesik de olsa. Hüseyin Alemdar ile geçmişteki anılara döndük. Veysel’i orada bırakıp Harun, Hüseyin ve Selami Şimşek ile Alsancak’a geçmek üzere Karşıyaka İskelesine yürüdük, Yakın Kitabevine geçtik. Orada Nuri Demirci, Hakan Cem vd tanımadığım şair dostlar, şiirseverler vardı. Yine Osman Nuri Aydın da (İstanbul) buradaymış, tanış olduk yüzyüze.

Yusuf Alper de geldi ve saat on altıda söyleşi başladı. Her şair şiiri ve kitabının içindeki şiirlerle ilgili anlatımlarda bulundu. Bir iki soruya cevap verildi. Hüseyin Alemdar bir şiirini uzunca unutamadığı bir anısıyla ama bir dizeden fazla da yazamadığı bir şiiri üzerine kurduğunu, kız kardeşi üzerine olan bu şiir, kardeşin intihar etmesiyle ilgili bir şiir ki, gözlerim doldu. Hüseyin’in de sesi titredi tabii. Onca sene unutamadığı bir dizeyi uzunca bir şiir olarak yazmış, okudu bize, etkiliydi tabii.

Yusuf Alper de kitabında geçen şiirler üzerine konuşurken intihar ve şiir üzerine konuştu, iki şiirinin Kıbrıs’ta yazıldığını ve yaşadıklarından, intihar olayından yola çıkarak yazdığını söyledi. Orada tabip olarak bulunduğu için (asker)  hasta ile yüzyüze geldiğini anlattı.

Güzel bir gündü.

Söylemeyi unuttum, önce Konak’ta KİTAPSAN’a uğramıştım.  Gözüme Nurullah Ataç’ın  Şiir Daima Şiir (Ataç’ın Şiir Yazıları) adlı kitap ilişti. Kalın da bir kitap, onca yazısını okumuştum ama… altıyüz sayfadan fazla, kendi kendime dedim ki “bak, bir daha böyle toplu şiir üzerine yazılar bulamazsın, pahalı da olsa al, okudukların olsa da, bir daha okursun al” git-gel oldu bir içimde, ama aldım. İyi ki almışım. Sevgili Şerife Çağın derlemiş, güzel bir giriş ile başlıyor, yine yazılarda adı çok geçen şairlere göre de bölümlendirilmiş, bir şair için topluca bakabiliyorsun yazılara; örneğin hemen Orhan Veli ile ilgili olanları okumaya öncelik verdim.

(Şerife Çağın, Şiir Daima Şiir, Dergah Yayınları, 1. Baskı Nisan 2013)

15 Haziran 2014

Ataç’ın Şiir Yazıları’nı okuyorum. Orhan Veli ile ilgili bölümdeki yazılarını okumuştum geçen ay, ne çok ortak cümleleri var Ataç’ın Orhan Veli ile. Orhan Veli ile aynı kaynaktan beslenmişler, ya da Orhan Veli Ataç’ı iyi takip etmiş. Ama hemen söylemeliyim bu kaynak Fransız şiiri tabii.

Cumhurbaşkanı adayı açıklandı CHP ile MHP ortak adayı ve bazı diğer muhalefet partilerince desteklenecek bir aday: Ekmeleddin İhsanoğlu. Kimse tanımıyor, bilmiyor, Mısır’da büyümüş, okumuş. Bir ara tanıtım yazılarında Nazım’ın şiirlerini Arapça’ya çevirdiği geçti ama tepeden tırnağa ABD reçetesi belli ki… O uzun adamdan kurtulmak için bir arayış; denize düşen yılana sarılır örneği… Her muhalefet kendi adayını çıkarsa zaten kazanamayacak CHP veya MHP, acaba, birlikte bir aday ile girseler, acaba kazabilir miyiz?! deneyişi…

16 Haziran 2014

Elimde Çağdaş Türk Dili dergisi Aralık 2007 tarihli dergi var. Tuncer Uçarol’un  Güncesi’ni okuyorum, Güncede Abdülkadir Budak’ın Ahşap Anahtar adlı kitabını yazmış. Abdülkadir’in bir kitabını okuyunuz size kendini tanıtır, yani şiirini tanırsınız ve diğerleri de o tanıdığınız şiirden farklı değildir aslında.

Sayın Tuncer Uçarol, 6 Nisan, saat 11.35 tarihli güncesinde Abdülkadir’in şiirine kendi yaklaşımını da sunuyor, sadece okumakla kalmıyor, şiire giriyor ve daha derin bir yaklaşım sunuyor bize.

“Verandaya giren nisan güneşi altında, önceden okuduğum şiirlere şöyle bir bakıyorum. “Babam ve Rüya”dan iki dize daha imledim güzel diye (s 19):

“Demli bir çay söyledim kırların garsonuna

Ne güzel yanlışlıktı, sevgiliyi getirdi.”

Bu parça güzel, güzel; ama buradaki düşleklikte (sevgili birden çıkıp geliyor eski buluşulan yere) bir kasabalılık var yine… Sevgiliyle ilgili bu anlatım, sanki “demli bir çay”dan, “garson”dan daha başka kavramlarla yapılsaydı çok daha şiirli olacaktı.

Örnek!

Bizim bahçedeki leylak bu yıl çok güzel açtı. Bu güzel çiçeğin içinden Budak’ın o çok sevdiği ünlü ad da geçiyor. Çok da güzel kokuyor leyla’k. Yanına yaklaşınca o güzel esansını duyabiliyorsunuz.

Sevgiliyi yanlışlıkla geçmişten getiren  (dışarıda, camların dışında birkaç gündür rüzgâr da var) bir leylak kokusu da olabilirdi örneğin, yukarıda sözünü ettiğim “garson”lu parçada.” agd s 551

21 Haziran 2014 Ankara

Bir düğün nedeniyle Ankara yolculuğu yaptım. Sadece düğün değildi meramım güzel bir dost ile şiir de konuşmaktı, konuştuk. Önce İmge’ye uğradım M. Göllü ile ayaküstü memleketten, Kızılot’tan (Kızılot Mehmet’in köyüdür)konuştuk. Kitabevinin şiir bölümüne baktım uzunca. Bu yolculuktan, yaşadıklarımdan bir şiir çıkıp geldi; tabii uzunca Ankara-Afyon kırının havası hakim olan bir şiir!

29 Haziran 2014 Kuşadası

Sealıght Resort Hotel’deyim.

Alp, Elif, Kerem, Ayşe ve ben birlikteyiz. Uzunca yıldır bayramlarda evde birleşebiliyorduk, bu kez dışarda ilk kez birlikteyiz.

Hava sıcaklığı oldukça normal Kuşadası’nda. Bu tür otellere kolej yıllarımda çağrılı gitmiş, yemek yeyip bir gün yatarak kısa da olsa tanımaya çalışmıştım. Yıl boyu çalışan birinin böyle bir yerde on beş gün tatil hakkı olmalı. Rahatlatıcıdır.

Yanıma okumak için Şiir Daima Şiir’i almıştım. İyi etmişim. Ayrıca Hüseyin Alemdar’ın Şifalı Taşlar kitabı ile Metin Altıok’un Soneler kitabı da yanımdaydı. Birer kez okudum tekrar. Benim işim güneşlenmek, denizde ya da havuzda yüzmek olmadı, okumak oldu kıyıda köşede serince bir yerde. Kuşadası oldukça büyümüş, uzun yıllar önce iki üç kez uğramıştım, hatta yamaya kalmıştım birkaç günlüğüne.

Şöyle bir düşünce sardı beni: Ataç’ın Şiir Daima Şiir’ini (Ataç’ın Şiir Yazıları) şiir diyen herkes mutlaka okumalıdır.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Günce, Mayıs 2014

Günce, 2 Haziran 2014

Mayıs ayında Orhan Veli ile ilgili yazılar okudum, İzmir Kitap Fuarında iki üç toplantıda Orhan Veli ve Garip üzerine sunumlar dinledim. Orhan Veli üstüne Sözcükler dergisinin 48. sayısında güzel yazılar vardı, bunlar beni Orhan Veli ve Garip şiirinin ilk oluşum yıllarını araştırmaya götürdü. Bu nedenle gün gün de yazamadım, ama yazdıklarımı, notlarımı okuduğum tarihler altında burada paylaşmak istiyorum. Bu okuma sonucu elde edilmiş notlar bir bütün oluşturmaktadır. Benim de amacım, değişik okumalarla ve kaynaklarıyla bende kalıcı olmasını sağlamak, “Söz uçar yazı kalır”. Eh, yazınca da bir paylaşmak kalıyor ki geriye ilk kez gecikerek de olsa yine paylaşmak istiyorum. Neden böyle oldu, gecikme nereden çıktı derseniz, Mayıs ayı sonunda Antalya Sanatçılar Derneğinde “Orhan Veli Yüz Yaşında” sunumunda görevliydim, Antalya’daydım ve yanımda bilgisayarım yoktu. O nedenle gecikme oldu, özür diliyorum.

Cemal Süreya, Ataç için “Türkçenin sözdizimini buldu”, “Orhan Veli ve arkadaşlarına Ataç’ı da ekleyiniz” der, bir yazısında. Haklıdır, gerçekte Nurullah Ataç ile Orhan Veli’nin yaptıkları birbirini tamamlayan, bütünleyen çalışmalardır. Cumhuriyetle yeni bir dile kavuşan ülkemizde Türk dilini geliştiren çabalara, eski şiiri yıkan Orhan Veli ve arkadaşları da büyük katkıda bulunur.  O nedenle bu okumalar içinde Ataç’ın düşünceleri Orhan Veli’yi beslemiş ve çalışmalarında yönlendirmiştir.

Mayıs ayı okumalarım.

2 Mayıs 2014

“Dil bir medeniyet olayıdır. Bir medeniyetin kurduğu bir dil başka bir medeniyetin düşündüklerini söyliyemez, yetmez onu söylemeğe. Bir ulus medeniyetini değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır. Bunun içindir ki biz Türkler, yüz elli yıldır bir dil sıkıntısı çekiyoruz.” (Nurullah Ataç, Varlık)

“1937 yılı içinde Oktay Rifat’ın, Melih Cevdet’in, Orhan Veli’nin şiirlerini okudunuz mu? Onlar henüz kitap çıkarmadı, yazılarını Varlık mecmuasında görüyoruz. Biraz Fransız sürrealistlerin yazılarını, biraz da Japon kai-kailerini hatırlatan küçük küçük parçalar... okuyanların çoğu onlarla alay ediyor, manasız buluyor, belki şaka için yazıldığını söylüyor. Ben, gerçekten söylüyorum, onlara bayılıyorum.” (Nurullah Ataç.)

“Orhan Veli, temelde vezne ve kafiyeye değil, bunların kötüye kullanılmasına karşıydı. Ve yukarıda sözünü ettiğimiz zaman parçası, bu kötüye kullanmanın milyonlarca örneğiyle doluydu.  Orhan Veli, vezni ve kafiyeyi bir süre tatile yollamak zorunda kaldı. Gerçek şiirin özgürlüğü de, sözcüklerin eşitliği de başka türlü sağlanamazdı. 

(Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, YKY)

Merak edip, Bütün Yazılar adlı kitabından Behçet Necatigil’in Orhan Veli ile ya da Garip ile yazısı var mı, bakıyorum. En güzel, kısa olan değerlendirmeyi Behçet Necatigil yapmış. Şöyle:

     Behçet Necatigil: Şiirimizde “Bir sene gibi kısa bir zamanda üslup, ufuk, biçim değiştiren üç şairin yeni tutumları, şiirimize birbirlerini desteklemekle güçlenen yeni bir yönelişe, geleneklik hedef ve değerlerden bir süre için kopmaya yol açmıştı. Garipçiler, ortak kitapları Garip’i, üzerine davalarını vurgulayan bir kuşak geçirerek satışa çıkardılar: “Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.” 

(1941) Behçet Necatigil, Düz Yazılar 1, Cem y. s 260

4 Mayıs 2014

 Cahit Sıtkı. “...şiiri vezin doldurmaktan ibaret sanan ve gerçek şiir faaliyetinden haberi olmayan aruz hece softalarını çileden çıkardı. Mizah dergilerinde Orhan’ı tefe aldılar. Ama ne oldu? Orhan Veli adında yeni bir şair türediğini duymayan kalmadı.” (Bütün Yazılar, Can Yayınları, s 75)

Bu yazıyı Cahit Sıtkı,  Kitabe-i Seng-i Mezar şiirinin yayımı sonucu çıkan tartışmalar sonrasında yazar. O yıllardaki bir başka izlenimi de Melih Cevdet Anday anlatır anılarında. Şöyle:

“Bir mısranın  kavuşabileceği  en mutlu durum. Ama istemeden bu duruma yardım edenler onu alaya almışlardı. Hikayesi şöyledir: Bay Nurullah Ataç, bir anketçinin yeni şiirler üstüne sorduğu  bir soruya karşılık, ‘Kitabe-i Seng-i Mezar’ şiirini pek beğendiğini söyler. Ertesi günü anketçi, bu şiirin son mısraı üstüne bir nükte döktürür: Süleyman Efendi değil, Türk şiirine yazık oldu’ der. Bu söz, nükte düşkünü yazarlarımızı coşturmaya yetti.”(M. Cevdet Anday, akan zaman Duran Zaman, Adam Y.)

En büyük tepkiyi gösterenlerden bir de Yusuf Ziya Ortaç’tır

Yusuf Ziya Ortaç:“Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti… Türk şiirinin berceste mısraı diye Yazık oldu Süleyman Efendiye! Rezaletini alkışladılar...Göğüslerinde cehennemler yanan sanat cücelerinin kınalar yakıp, ziller takıp şıkır şıkır oynadıklarını gördük!Sanatın darülâcezesiyle timarhanesi el ele verdi, birkaç mecmuanın sahifesinde saltanat kurdular! (...)

Ey Türk Gençliği!.. Sizi bu hayasızlığın suratına tükürmeye davet ediyorum!”

Başka bir eleştiri de şiirle gelir:

Dehri –i Zaman  şiirinde: Her hâneden etrafına şey sıçratadursun / Orhan Veli’nin sırr-ı velâyet neresinde / Bayraktarı Nurullah Ataç’tır Dekadansın  / Yazdıkları meydanda dirayet neresinde / ...  Berbâd olalı san’at ü şi’rin adı battı vs...

Görüldüğü gibi Garip şiirini yazanların yanında Nurullah ataç da yer almakta.

5 Mayıs 2014

Orhan Veli ve arkadaşları Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat  ilk  şiirlerini Garip adlı  kitapta toplarlar.  Kitabın kapağına da “Bu şiirler sizi şüpheye  sevkedecektir” (1941) sözünü geçirirler.

Geçmiş şiirimize benzemeyen, sokaktaki küçük adamın konuşma havasında şiirlerdir bunlar.

Varlık Dergisi sahibi Yaşar Nabi Nayır: “Gelecek sayılarımız Orhan Veli  ve arkadaşları Oktay Rifat, Melih Cevdet, Mehmet Ali Sel’in şiirimize getirecekleri yeni havayı daha iyi belirtecektir.” der, ilk şiirlerini yayımladığı sayıda.

Bir mizah dergisinde şu yorum çıkar:

“- Bu üç genç şair edebiyatımıza ne getirecekler?”

“- Hava!..”

Burada sözü geçen Mehmet Ali Sel adı Orhan Veli’nin takma adı olup ilk şiirlerini çoğunu bu adla Varlık dergisinde yayımlar.

Garip’teki şiirler ya da Varlık dergisinde 1937 yıllarında yayımlanan  şiirler geçmiş şiire uymadığı için, yadırganan, garipsene şiirlerdir. Adeta dalga geçilir bu şiirlerle. Her dalga geçen şiirleri eleştirir ama böylece reklamını da yapmış olur ve OrhanVeli ile arkadaşlarının şiirler halka daha çok duyurulmuş olur.

Yazılan şiirler içinde en çok gürültüyü Kitabe-i Seng-i Mezar koparır. Bir yandan garipsenir, yadırganır bir yandan da sevilir. Ama “nasır” sözcüğünün şiire girmesine gericiler tahammül edemezler.

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada

Nasırdan çektiği kadar;

Hatta çirkin yaratıldığından bile

O kadar müteessir değildi;

Kundurası vurmadığı zamanlarda

Anmazdı ama Allahın adını,

Günahkâr da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye .

Nurullah Ataç’ın deyişiyle bu şiir, şiirin “vapurlara, tramvaylara, kahvehanelere kadar girmesine” yol açar.

Orhan Veli denince Asım Bezirci’yi titiz çalışmasıyla anmak gerekir. Elimde Altın Kitaplar’dan çıkmış baskısı var.

7 Mayıs 2014

Garip ‘in önsözü bu şiirin maifestosudur. Kapağına geçirilen ““Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.”sözü çok önemli.

Buradaki   “şüphe” sözcüğünü önemsediğimi belirtmeliyim. Bu üç arkadaş bu kitaptaki şiirlerle halkın  konuşma dilinin şiirini yazmışlar,  Türkçe bir kullanmışlardır. “Halkın zevki”ne seslenen bir şiir, “küçük insanın, sokaktaki işsiz ve az gelirli insanın” şiiridir bu. Önsözde vurgulanır. Oysa şiir geçmişte belli bir seçkine sesleniyor, ayrıca Osmanlıca da bilmek gerekiyordu. Halkın ise çoğunluğunun okuma yazması yoktu.

O dönemin eleştirmenlerinden Nurullah Ataç:

“Batı acununun büyük sanatında daima bir arayıcılık vardır, doğu acununun sanatında ise gelenekçilik vardır. (Nurullah Ataç, Dergilerde TDK, s 107)

Yine:

“Dil bir medeniyet olayıdır. Bir medeniyetin kurduğu bir dil başka bir medeniyetin düşündüklerini söyliyemez, yetmez onu söylemeğe. Bir ulus medeniyetini değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır. Bunun içindir ki biz Türkler, yüz elli yıldır bir dil sıkıntısı çekiyoruz.” (Nurullah Ataç, Varlık)

Bu iki düşüncenin Orhan Veli’yi bulunduğu şiiri eleştirmesine, bir arayış içine girmesine katkıda bulunduğu düşüncesindeyim.

Orhan Veli de geçmiş şiirimizin Şeyh Galip’ten bu yana kopuk olduğunu, ancak Yahya Kemal ile Ahmet Haşim’in şimdilerde kopuk şiiri geçmişe bağladığını, Türkçenin şiirini yazıklarını, Nazım Hikmet’in de ayrıca şiir dilinde yeni biçem denemeleriyle şiirimizi bir yere getirdiğini söyler. Ahmet Haşim’in ise kullandığı sözcükler ve şiirinin kapalılığı nedeniyle halk tarafından okunamadığını belirtir ve Haşim’i eleştirir. 

(Bakınız, Şairin İşi, YKY)

“Orhan Veli yazdığı şiirlerde ilkin ölçü ile uyağı atar. Geleneğin getirdiği sınırlamalara, kolaylıklara başkaldırır; benzetme, iğretileme, değişmece, abartma (teşbih, istiare, mecaz, mübalağa) vb gibi  ‘edebi sanatlar’a sırt çevirir. Şiiri müzikten, resimden ayırır. Şairaneliğe kapıyı kapar. Hayale ve tasvire boş verir. Süsten karmaşıklıktan, zekâ oyunlarından vazgeçer Sadeliği, basitliği ve yalınlığı benimser. Duygudan çok akla dayanır.” Ve şairlere artık “ekalliyeti teşkil eden müreffeh sınıfların zevkine değil, çoğunluğa seslenmesini diler.” (A. Bezirci 42)

Orhan Veli ve arkadaşları  Garip şiirleriyle, şiirimizi, alışılageldiği konuların dışına çıkarıyor. Konu alanlarını değiştiriyor (gül bülbül söylemi yerine Süleyman Efendi ve nasırı konu ediliyor), şiir dilini,  konuşma dilinden kaynaklandırıp sözcük dağarcığımızı genişletiyor. “Şiire yeni dünyalar, yeni insanlar sokarak yeni söyleyişler kazandırıyor” kendi deyişiyle. Bu çalışmaları şiirle yapıyor elbette. Yine şiirleriyle dilde savaşıma, eski anlayışa saldırmakta, eski şiiri yıpratmaktadır.

10 Mayıs 2014

Ahmet Haşim’i kullandığı dil nedeniyle taşlar Orhan Veli. Bir onu mu Yahya Kemal’i ve diğer Hececiler’i de... Ahmet Haşim’i imge ve dilindeki kapalılık, halkın sorunlarına suskun tavrına karşı tavır alır, onu da taşlar:

Ahmet Haşim:

“Cânân ki gündüzleri gelmez

Akşam görünür havz üzerine.”

Dizelerine karşılık;

“Cânan ki gündüzleri gelmez,

Akşamları hiç gelmez.” der.

Yine:

“Canân ki Degustasyon’a gelmez,

Balıkpazarına hiç gelmez.” dizelerini yazar.

12 Mayıs 2014

Garip’in  önsözünde yer verilen şu konulara  da değinmeliyim: “Yeni doğup bugünün münevveri tarafından terbiye edilen çocuk” yani şiir okuyanlar, “Şiiri, kendine öğretilen şartlar içinde aradığından, bir tabiîleşme arzusunun mahsulü olan eserleri hayretle karşılıyor. Garip telâkkisi, öğrendiklerini tabiî kabul edişinden gelmekte. Ona buradaki izafiliği göstermeli ki, öğrendiklerinden şüphe edebilsin.”  “Şiiri kendine öğretilen kurallar içinde aramak ve değerlendirmek” ya da bunun tersini yapmak; aramak.”  

Şüphe etmek, ancak, arayıcılık, geçmişi araştırma, sorgulama, geçmişe şüphe ile bakma ile olanaklıdır. Bir de bu geleneğin Şey Galip’ten bu yana koptuğunu iddia ediyorsa, bu da önemlidir. Sonra o güne değin Nazım Hikmet’in dışında herkes, gelenek içinde şüphe etmeden yazagelmektedir. Nazım’ın yenilikleri “hapis”tir.

Şiirin bugüne kadar burjuvazinin malı olduğunu, değişmeyen yanının da “müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmasıdır,” deyip;  “Artık çoğunluğun, çalışanların hakkıdır şiir, onların zevkine hitap edecektir der ve “Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmak.”

“Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni vasıtalarla varılır. Birtakım nazariyelerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni, hiçbir sanatkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. O edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz.”   (Şairin İşi, s 14)  

 Yine: “Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. Yani tamamıyla manadan ibarettir. Mana insanın beş duyusuna değil kafasına hitap eder.” (Şairin İşi, YKY, s 16)

Orhan Veli’nin bu görüşleri önemlidir. Bizlere de ufuk açıcıdır.  Bir başarının kapısını aralayan düşüncelerdir bunlar. Şu görüşü de eklemek gerekir; bir yazısında, şiirde, sanatta, yazanların “baş tasalarının, sanatın düzeni,  sanatın işçiliği” olduğunun altını çizer.  “Düzen dediğimiz şey, işçilik dediğimiz şey sanatkârdan sanatkâra değişir. Biz bunlardan bazılarını, daha evvel de görmüş olduğumuz için biliriz. Ama bazılarını da bilmeyiz. Çünkü ne o türlü bir işçilik görmüşüzdür, ne de öyle bir ölçü, öyle bir düzen olabileceğini düşünmüş veya başkalarından işitmişizdir.  Fakat herhalde, sanat adamının, bizim bilmediğimiz nisbetler içinde de eser verebileceğini, hiç değilse vermeye çalışabileceğini  aklımızdan çıkarmayalım.” (Şairin İşi, YKY s 171)

Bu çıkış noktası önemlidir, bildiklerimizin dışında bir biçimde önümüze gelen bir metni yadırgamak yerine, “böyle de yazılabilir, neden olmasın!” diyebilmemizi sağlar, öğretir.

Bu bakış açılarıyla geçmiş şiiri sorgular ve yazdığı şiirlerle şu sonuca ulaşır Orhan Veli ve arkadaşları.  Sonucu, Asım Bezirci: “Orhan Veli yazdığı şiirlerde ilkin ölçü ile uyağı atar. Geleneğin getirdiği sınırlamalara, kolaylıklara başkaldırır; benzetme, iğretileme, değişmece, abartma (teşbih, istiare, mecaz, mübalağa) vb gibi  ‘edebi sanatlar’a sırt çevirir. Şiiri müzikten, resimden ayırır. Şairaneliğe kapıyı kapar. Hayale ve tasvire boş verir. Süsten karmaşıklıktan, zekâ oyunlarından vazgeçer Sadeliği, basitliği ve yalınlığı benimser. Duygudan çok akla dayanır.” Ve şairlere artık “azınlığın, müreffeh sınıfların zevkine değil, çoğunluğa seslenmesini diler.” ( Orhan Veli, Altın Kitaplar, s 42) 

İşte kısa bir değerlendirme ile Garip, şiirimizdeki bir zevki kovmuş, yeni bir zevki getirmiştir şiirimize.

Orhan Veli’nin kişiliğine bu şiirlerden bakacak olursak, iki şeyin öne çıktığını görürüz: Birincisi, dil çok önemli, Türkçeyi iyi biliyor ve eski şiirdeki tüm biçimleri denemiş, sonuçta yeniyi  konuşma dilinden aldığı sözcüklerle kuruyor; ikincisi ise, devrimciliği.

Kısaca kendi yazdıklarından ve diğer yazarların söylediklerinden alıntılarla değinmeliyim.  Ataç, “Devrimci bir şairdi, şiirde devrim yapan bir şairdi Orhan Veli” der. (Dergilerde, TDK, s 107)

Kısa yaşamında işsiz kalmış, baskılara uğramış, ama yılmadan hem şiirleriyle hem de Yaprak dergisi ve diğer dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla gericilikle mücadele etmiştir. “Ne mi yaptı Orhan Veli?”diye soran Oktay Rifat, bir yazısında: “Göğsümüzü gere gere gerilikle savaştı, diyebiliyoruz; geriliği çoğu yerde de alt etti; şiirde mesela “Yazık oldu Süleyman Efendiye” yahut “Bir de rakı şişesinde balık olsam” da mı ileri mısralar? diyecekler belki bulunur. Ama bunlara şöyle denebilir: Siz mutlak bir ilerilik düşünüyorsunuz. Bu mısraların yazıldıkları tarihlerdeki şartları göz önüne almıyorsunuz. Halbuki gerilik de çağına göre değişir. Orhan’ın bu şiirleri yazdığı günlerdeki şiir piyasasına bir bakın! Aşılan yolu biraz da bu şiirlere borçlu değil mi?” (Oktay Rifat, Şiir Konuşması YKY, s 91)

 “Bu mısraların yazıldıkları tarihlerdeki şartları göz önüne” almak gerekiyor, o yılların baskıları, dönemin bakanına “faşit” diyebiliyor, şiirleri için dil yobazlarınca onca eleştiriye uğruyor, alaya alınıyor, işsiz kalıyor. Yusuf ziya Ortaç’ın yazdıklarını anımsayalım burada: “Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti... Türk şiirinin berceste mısraı diye Yazık oldu Süleyman Efendiye! Rezaletini alkışladılar...” Cahit Sıtkı bir yazısında o yıllar için: ...şiiri vezin doldurmaktan ibaret sanan ve gerçek şiiri faaliyetinden haberi olmayan aruz ve hece softalarını çileden çıkardı” der, Orhan Veli için.

Dil konusunda onca sataşmalara karşı bir yerde “Şu da, bu da öz Türkçeden yana, ben de öz Türkçeden yanayım.” (Şairin İşi-s 380) Garip şiiri ile eski şiir ve dil silkelenmiş, eski sözcükler yok olmuştur, “şiir havalandırılmıştır” Oktay Rifat’ın deyişiyle.

Yaprak dergisinde, 1.6.1950’de  çıkan yazıda şöyle denir: “Yaprak, bütün meselelerin başında, memleket meselesini almış; her şeyden önce çok onlara sarılmış; her sayısında o davanın gerçekleşmesine yarayacak fikirleri savunmuştur. Fikirleriyle de sanatıyla da bu yolun yolcusuydu. (...)Devamında, Orhan Veli: “Bizi sol mu sanıyorsunuz? Evet, soluz. Ama sol ne demektir? Memleketin kötülüğünü isteyen insan mı demektir? Hayır. Olsa olsa, memleketin de bütün insanlıkla beraber, daha ileriye gitmesini isteyen insan demektir. Memleket olsun, insanlık olsun ileriye, ileri fikirlere inanmak, o fikirleri savunmakla gider. Her memleketini seven kişi, her memleketini seven kurum bu işe karışmak, bu yolda savaşmak zorundadır.”  (Şairin İşi, YKY)

 “Şu da, bu da öz Türkçeden yana, ben de öz Türkçeden yanayım. Ama şiirlerimde kelime denemeleri yapmıyorum yapmıyoruz. Bunun birçok sebepleri var. Başta şu hatıra gelebilir: Bizler şiirimizi halkın konuştuğu dille yazıyoruz. Dil davası ise konuşma dilini aşıyor. Okulda öğretilen kültür diline dayanıyor. Daha çok anlaşılması özlenen dil, bu dildir. Ana dili değil, kültür dili... Dava daha çok üçgen mi diyelim, müselles mi diyelim davasıdır... E...şiirde ne müsellesin yeri var, ne de üçgenin... Yeri gelirse elbet üçgen derim.”  

(Şairin işi, s 380)

Dil üzerine tavrı yine Nurullah Ataç ile örtüşmekte, Ataç, Türkçenin gelişebilmesi, yeniliğin oturabilmesi, eskinin yıkılması gerektiğini savunduğu için, Garip şairlerini  bu “eskiyi yıkıcı” çabaları  yönünden desteklemektedir. Bir yazısında: “1937 yılı içinde Oktay Rifat’ın, Melih Cevdet’in, Orhan Veli’nin şiirlerini okudunuz mu? Onlar henüz kitap çıkarmadı, yazılarını Varlık mecmuasında görüyoruz. Biraz Fransız sürrealistlerin yazılarını, biraz da Japon kai-kailerini hatırlatan küçük küçük parçalar... okuyanların çoğu onlarla alay ediyor, manasız buluyor, belki şaka için yazıldığını söylüyor. Ben, gerçekten söylüyorum, onlara bayılıyorum.”

Ataç’ın, Cemal Süreya’nın deyimiyle “Türkçenin en sağlam sözdizimini buldu. Türkçeye, fiilin çevresinde dönen net ve katkısız bir anlatım getirdi. Dilimizdeki karacümleyi en yaman bir şekilde avladı. Kendine özgü bir üslup kurdu. Yenilik şiirini savundu. Eski edebiyatı çökerten bir güç olarak belirdi. Bu açıdan, Yenilik şiiriyle Ataç’ın bir kader bağlantısı vardır: Orhan Veli biraz da Ataç’ın zaferidir; Ataç da biraz Orhan Veli’nin zaferi olmuştur. Hatta Ataç’a bir yerde Garip’in dördüncü adamı, nesir alanındaki örneği desek, yeri. Hiç yoksa, bugün geriye baktığımızda böyle bir paralellik bulabiliyoruz. “ demekte. (C. Süreya, Papirüs’ten  Yazılar, Cem Y. s 47)

Evet, Ataç, sanki Garip’in dördüncü kişisidir. Cemal Süreya başka bir yazısında Orhan Veli için: “Türk şiirinde söz hiyerarşisini yıktı. Sözcük eşitliğini sağladı. Şiiri evrenselleştirdi. Kasket giydirdi ona. Elma yemesini öğretti. Orhan Veli’den sonra Türkçe artık daha arınmış, daha gür bir kaynaktan fışkıracaktı.” değerlendirmesini yapmaktadır. 

(Şapkam Dolu Çiçekle, YKY, s 394)

1 Mayıs 2014 Perşembe

Günce, Nisan 2014

Hasan Varol

6 Nisan 2014

Dört günlük bir yorgunlukla Antalya’dan döndüm. Yolda şiir okuyamadığıma hayıflandım. Geçen ay blogumda paylaştığım Emily Dickinson üzerine yeniden okumaya koyuldum bugün. Elimde iki çeviri varmış:Biri Era yayıncılıktan Dost Körpe çevirisi, diğeri ise Oğuz Cebeci çevirisi Seçilmiş Şiirler, Korsan yayınlarından.  Oğuz Cebeci çevirisi kitaplıkta sanki beni bekliyormuş, hemen alıp okumaya başladım. Kitabın başında Oğuz Cebeci’nin bir yazısı var: Çevirmenin sözleri,  bir de Emily Dickinson  üzerine kaleme alınan “Şairin evreninin yansıtması açısından yararlı” olan Denis Donoghue’ın yazısı  (çeviri) var. Elbette çok yararlı yazılar.

Çevirmenin Sözleribaşlıklı yazıda beni hayrete düşüren,” vay be!” dediğim bölümler var; alıyorum buraya:

“19. Yüzyıl Amerikan şairlerinin en büyüğü olan Emily Dickinson’ın” ... New England’ın Amherst kasabasında geçen gizli saklı hayatı boyunca yalnızca yedi şiirinin, o da değiştirilerek ve isimsiz olarak yayınlandığını gören Emily Dickinson’dan kalan büyük miras, 1775 şiir, bugün 20 yüzyıl şiir okuyucu sunun yaşamını zenginleştiren en önemli kaynaklardan biridir.” S 7

Yaşamı boyunca yedi şiir…

Bu kısa alıntı beni hayrete düşürdü, inanın.  Yalnızca yedi şiirinin yayınlamış halini görmüş; o da isimsiz yayınlanmış...olacak şey mi bu!? Ve sonradan keşfedilip günümüzde “19. Yüzyıl Amerikan şairlerinin en büyüğü olan Emily Dickinson’ın” oluveriyor. Bu kadar haksızlık olur mu bir şaire, bu nasıl bir durum? İnanın insanın yüreği sızlıyor. Ve sonraları 1858 yılında şiirleri düzenlenip kitapçıklar yayınlanmaya başlıyor.

Şiirleri hakkında kısa bilgi: “Özellikle 1862 (366 şiir), 1863 (140 şiir) ve 1864 (200 şiir) yıllarında en verimli dönemini yaşayan yazar, sayıca azaltmakla birlikte, şiir yazmayı yaşamının sonuna dek sürdürmüştür.”

İkinci yazıdan da bir iki bölüm aktarayım şairi daha iyi tanımak için. BU yazıda Denis Donoghue, şairin söylediklerine de yer veriyor. Örneğin: “Bir kitap okuduğumda – bedenimin hiçbir ateşin ısıtamayacağı gibi üşüdüğünü hissedersem- şiirle karşılaştığımı anlarım...” dediğin aktarır. Yine şairle ilgili, Dickinson, en önemli şiirlerinden bazılarını bu ilişkilerin içinde, kendi kendine oluşturduğu bir tür “dramatizasyon” içinde yaratmıştır. Dickinson’ın şiirindeki “deneyim”in gerçekten yaşanmış ya da yalnızca hayal edilmiş olup olmaması konusu ise, yaratım süreci açısından bir önem taşımaz. Bu ilişkiler, zaman içinde denenmiş, genişlemiş ve zaman zaman da yazara adeta işkence eden bir niteliğe bürünmüştür.” S 17

Burada yazdığı yıllarda hiç mi hiç önemsenmeyen bir şairin daha sonra anlaşılabileceğini ve dünya çapında tanınır olabileceğini öğrendim. Öyle ya biri zamanında çok okunur, unutulur daha sonra; bir diğeri zamanında hiç bilinmez daha sonra ünlü olur, okuyucusunu bulur. Neden olmasın!

Ben Oğuz Cebeci çevirisini okumaya devam edeyim...

7 Nisan 2014

Manavgat’tayım. Sabah bir iki küçük ihtiyaç için çarşıya çıktım. Örneğin bir kapı zili (pilli) bir yerde 20 TL bir yerde 10 TL  Nasıl iyi mi? Bu serbest piyasa dedikleri bu mu? Sokak korkunç  bir halde sömürürü, yoksulsan yandın artık yaşama hakkı yok!..

Dünkü okumama bir iki ek:

Dickinson, Higginson’a yazdığı bir mektupta ailesinin dinsel tutumundan şöyle söz eder: “Dindarlar – ben hariç- ve her sabah, bir Karartı’ya yönelirler- ‘baba’ diye adlandırdıkları.”  Devamında: “İnsan olmak tanrı olmaktan daha büyük; çünkü İsa, insan olana dek tanrılığından hoşnut değildi.”

İlgili yazının devamında, herkesin okuduğundan beslendiği gibi “Emily Dickinson’ın okudukları da, dinsel metinlerin oynadığı role benzer bir biçimde yazarın yaratıcı güçlerinin uyandırılmasına hizmet eder. Bazen bir tek cümle ya da sözcük Emily’yi harekete geçirmek için yeterlidir.” demekte.  s.20

Örneğin “Poe hakkında, bir şey söyleyemeyecek kadar az şey biliyorum” diyor, yine W. Withman hakkında: “...kitabını okumuş değilim- ama nahoş biri olduğunu işittim.” demekte.

İşte böyle bir bu koca şair. Hatta yazının sonunda şöyle bir cümle bunu çok iyi yansıtıyor: “1186 Mayısının 15. günü hayata gözlerini kapadı. Böylece, 19. Yüzyılın en önemli Amerikan şairlerinden biri, yaşadığı süre içinde hemen hemen hiç bilinmeden bu dünyadan ayrılıyor ve gerçek anlamıyla ancak 20. yüzyılda anlaşılabilen yüzlerce şiirini ardında bırakıyordu.”

Güneşli bir bahar havası, gezmeye tozmaya ne kadar da uygun dışarısı...

8 Nisan 2014

Sabah altı otuzda satın zırıltısıyla uyandım. Kahvaltımı yaptım, günlük koşturmacaya başlamak için Antalya’nın yolunu tuttum. Manavgat’ın kuzey yönünden gök gürültüleri geliyordu, şemsiyemi de almayı unutmadım.

Arı vızıltısı; bahar geldi ya! En hızlı trenden daha hızlıca güneş kayıp gitti maviliği kana boyayıp... Saat sekiz olmuştu Antalya’da geri dönmek için sokağa çıktığımda. Yağmur çiseliyordu. Şair, “Antalya’da yağmurlar hep iğri yağar” diyordu bir şiirinde. Silifke’de nasıl yağıyordu yağmur? Şimdi bilinmez, belki bilen vardır!

9 Nisan 2014

Dün Antalya’da özel işlerim dışında yine zaman ayırıp sahafa uğradım, Nabu Sahaf benim çokça uğradığım yerdir. Yine İlhami Sahaf, Kitapkurdu Sahaf da var ve başkaları da ama Nabu Sahaf en çok uğradığım sahaf. Beş kitap aldım. Birisi de Cevat Çapan’ın hazırladığı Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi idi. “Yirminci Yüzyıl İngiliz Şiiri” adlı ilk bölümden bir alıntı yapmak istiyorum. Onca okuduklarımızı her zaman dikkatle okumuyoruz. Okuyana belki bir kapı aralar diye alıyorum şu bölümü: “Ezra Pound, T. E. Hulme adlı bir İngiliz eleştirmeninin görüşlerinden yararlanarak 1908’de “İmgecilik” adını verdiği bir şiir akımı başlattı. Şiir dilinde açık-seçikliğe, özgür koşuk ritimleri kullanarak organik bütünlük sağlamaya önem veren imgecilik anlayışı her konunun şiirde işlenebileceği, romantiklerin süslü şiir dilinden kaçınarak gündelik konuşma dilinin benimsenmesi gerektiğini öne sürüyordu. İmgeciliğin ilk sözcülerinden biri olan şair F. S. Flint imgeci şiirin köklerinin Sappho ve Catullus gibi klasik Yunan ve Latin şairlerine uzandığını söylüyor, imge şiiri ile Japon “haiku”ları arasında bağlar kuruyordu.

Ezra Pound’un öncülüğünde William Carlos Williams, D. H. Lawrence, Wallace Stevens, Marianne Moore, e.e. cummings gibi birçok şair imgecilik akımından etkilenmişti.”   s 11 age

Buradan Ezra Pound’un yanına bu şairleri de koyarak “imge şiiri”nin nerelere gittiğini, ya da geldiğini görmek, okumak gerekir.

12 Nisan 2014

Şiir iklimine önce Yakın Kitabevi’ndeki Dumansız grup toplantısına katılarak girdim. Daha sonra Karşıyaka’da Şiir Atölyesine gittim Mehmet Sadık Kırımlı şiiri üzerine Atalay Saraç ve Veysel Çolak’ı dinledim. Atölyedeki  arkadaşlar şiirlerden örnekler sundular.

Önce Serpil Sahaf’a, sonra  Anka, Zeugma ve Kül Sahaf’a uğradım. Anka’dan Çağdaş Amerikan Şiirleri Antolojisini aldım. Kim basmış bu kitabı dersiniz; Nedret Gürcan-Şairler Yaprağı yayınevi. Biliyorsunuz Nedret Gürcan Dinarlıdır ve kitap 1956 yılında basılmış hem de 2000 adet.

Robert H. Ball (A.Ü. Amerikan Edebiyatı Profesörü) bir “öndeyiş” yazmış kitaba. “Özdemir Nutku ile Tarık Dursun K. Değişik şairlerin eserlerini çevirirken, şairlerin anlam birliği içinde kişisel uyarlamalar yapmışlardır. Yani şiirleri Türkçeleştirmişlerdir. “Türkçeleştirmişler” derken çevrilen asıllarından uzak olduğunu kaydetmiyorum. Salt anlamda şiir çevrilmez. Yabancı bir dilin verdiği tüm ölçü, hava ve sesler, Türkçede çok yabancı  kalacağından en iyisi, bunları Türk dilinin içinde uyarlayıp söylemektir. Özdemir Nutku ile Tarık Dursun K. bunu başarmışlardır. Bir ulusun okurları  yabancı bir şiiri okurken onun hakkında gerekli bütün bilgiyi edinmek de ister. Bunun gibi, başka bir dilden Türkçe dile uygulanan şiirlerde okuyucunun ilgisi, o şiirin kurulduğu dilde okumak güdüsüyle gelişir” demekte. age  s.6

Şu bölümün günümüz şiiri adına yeni duyarlıkları bize sezdirdiğine inanıyorum:

“Çağdaş şiirin değeri, insancıl denemelerin hayalî (imgesel) çözümündedir. Yeryüzündeki her insan için alan evrensel bir yazı sanatıdır. Bunlardan başka yepyeni bir sunumu olan ve okurun usunda yeni ışıklar yaratan bir şiir anlayışıdır. Fakat her birimiz bu şiirlere ayrı bir şekilde tepki gösteririz. Amerikan şiirindeki yaşantılı öge, onun çok yönlü olmasına borçludur. “ age  s 7

17 Nisan 2014 Balçova

Saat 15.00’deki toplantıda sevgili Ali Orhan Yücelalp’i gördüm. Bir buçuk ay önce kalp ameliyatı olmuş. Şimdi iyi. Ali Orhan 12 Eylül’ün baskısını, zulmünü Mamak’ta görenlerdendir.

Bugün burada sevgili Başkan Mehmet Ali Çalkaya, şair Ataol Behramoğlu ve tanımadığım insanlar konuşacak. Belediye başkanı Mehmet Ali Bey, örgütlü mücadele için “ortak özelliklerimizin” önemli olduğunu vurguladı, “biz”i vurguladı konuşmasında. Başarılı bir başkan kendisi, hatipliği de güzel. Dinletebiliyor kendini. Yine söz Ataol’a geldi; “Aydınlanma Ödülü”  için sahneye çağrıldı. Kısaca yaşamını özetledi, militan bir yaşamı, iyimserliği vurguladı. “Atatürk çocuklarıyız” dedi. “Nutuk’u okumalıyız, o zor koşullarda Mustafa Kemal nasıl da örgütlemiş bu halkı” dedi. “Bitti sandığımız yerde başlayan…” şiirinin dizesiyle söyledi. Elbette öncesinde Köy Enstitüleri ve ülkemize katkısı uzunca örneklerle anlatılmıştı.

Marguez, o güzel insan, o büyülü dil!.. öldü demeyeceğim, romanlarıyla, ütopyasıyla bizimle, o bizden biriydi, çok sevmiştim; çok ama çooook seviyorum.

18 Nisan 2014

Sanırım tembelliğimden olacak, okuduğum şu Cevdet Kudret’e Mektuplar’da öyle güzel mektuplar var ki, hem o yıllara gidiyorsunuz hem size “kıyaslama” ile günümüze ve size bişeyler veriyor, öğretiyor hem de dolu dolu edebiyat! Bu edebiyat sözcüğünün içi dolu dolu… Çok sevdim bu mektupları. Ümit Yayınları ne güzel etmiş de yayımlamış bu mektupları. Cevdet Kudret’in iyi bir edebiyatçı “Hoca” olduğunu yazanların verdiği değerden, tartıştıkları konulardan anlayacaksınız. Niyazi Berkes’in  mektupları ise bir üniversite salonunda ders alırcasına size Batı ve Doğu’yu tahlil eden çok değerli mektuplar. Ben iki alıntı yapmak istiyorum şimdi. İlki:

“Ah, asıl, şiirlerinizi (sonrakiler değilse bile, Birinci Perde’yi, tekrar yayınlamak imkânını bulursanız! Unutamadığım şiirlerdir onlar, ben onlarla öğrendim şiiri.” demiş B. Necatigil, 1975’de. s 179

İkincisi ise M. C. Anday’dan:

“Benim kitabımı  (hani şiirler için istemiştin) her halde almışsındır. Oradaki Mevlana çevirilerinden birinde düzeltmeyi yapıver  lütfen.

Ve andolsun ki süt var memesinde

mısraı,

Ve andolsun ki süt var emciğinde

olacak. Bilmem o Mevlana çevirileri işine yaradı mı? Gözlerinden öperim.” M.C. Anday, s 216

19 Nisan 2014

19. İzmir Kitap Fuarı’nın  açılışına katıldım. Onca sahaf görünce çok sevindim tabii. Yenilerin yanında sahafların olması bence güzeldi. Uzunca taramak gerek eskileri, aradığımızı bulabilmek için. Sabırla, inatla… Bazan eski kitapların yenilerinden pahalı olduğunu da göreceksiniz.

20 Nisan 2014

Aslında bugün fuara gitmeyecektim ama köylüm Ali Orhan’a  ‘geçmiş olsun’a gidince, oradan yine fuar alanına ulaştık. Orhan Veli ile ilgili sergiyi gezdik. Standlara uğradık. Tanıdıklarla karşılaşıp konuştuk. Ataol, Ali Orhan’a  “erken çıkmışsın sokağa bu ameliyattan sonra” dedi. Kalp ameliyatı sözü edilen.

21 Nisan 2014

Nazım’la ilgili panele dinleyici olarak katılmıştım, iyi ki katılmışım; konuşmacılardan birisi Gürcü bir Türkolog olan Makvala  Kharebava idi. Kendisi Türkolog ve İzmir’de görevli Gürcistan’ın görevlisi. Nazım’ın şiirini sevmiş, Gürcüceye çevirmiş, şiir sevgisi kazanmış. Güzel bilgiler aktardı. Nazım’ın Batum ve Tiflis ziyaretlerini, oradaki kaldığı mekanları, şiirlerini bize aktardı.

Toplantı sonu görüşmemizde yüz kadar şairden bir antoloji yapıp Gürcistan’da yayımlayacaklarını söyledi.

Kurşun Kalem dergisinin hazırlayıp sunduğu şiir dinletisinde şiir okudum. Mine Ömer’e teşekkür etmeliyim beni şiir iklimine çağırdığı için.

22 Nisan 2014

Bugün saat 14.00’te Hayal Yayınlarında imzam vardı. Okuyuculardan gelen sorulara yanıtlar vermek, kitap alanlara imzalamak… Semih Çelenk arkadaşımız biraz geç geldi ama, gelince şiir üzerine, tiyatro üzerine bolca konuştuk. Bir ara şair Achim Wagner de uğradı, şiir konuştuk, çeviri konuştuk. Giderken bir fotoğrafımızı da çekti. Sevdim. Bir kitabımda kullanabileceğimi yazdım kendisine, “sevdiğim” için mutlu olduğunu söyledi.

Saat 16.45’teki  “İmbatla Gelen…” adlı  şiir dinletisine gittim şiir okumak için. Bu etkinliğe arkadaşım Cahit Çakçıl da katılmıştı dinleyici olarak, söz alınca kendisini tanıtıp yöneticiden rica ettim programın sonunda bize bir şiir okusun Cahit” diye. Ve bize “Mendilimde Kan sesleri” şiirini okudu, çok da beğenildi. Cahit, saatlerce durmadan şiir okuyabilir ezberinden…

29 Nisan 2014

Hişt!..

“Halk şairlerinde de bugün dilimizden düşmüş, ya da sözlüklere pek girmemiş bir sürü zümrüte rastlanır. Karacaoğlan, sallanmak için “çalpanmak”, tuzak için “fak”, başka için “ayruk”, tümü için “alaycığı”, adi için “beribenzer”, üzgün için “mazamaz”, püren çamlarının ince yaprağı için “pür” deyişini şırlatır. Kaygusuz abdal da “vangadak, dangadak,zengedek, fingedek, kangadak, dümbedek” gibi bir  yığın yansılama döktürmekten geri kalmaz.”

Salah Birsel, Benim Sözcüklerim, Denemeler TDK Yayınları, s 262

Salah Birsel, yazının sonunda şöyle der:

“Ben bu yazının kaldırımını bana atılan taşlarla ördüm.

İstedim ki, yazılarımda bu ve buna benzer sözcüklere rastlayanlar şarmaşaşkın olmasınlar ve de bütün bilgisizliklerini ortaya döküp al pancar kesilmesinler.

Kaldı ki, ben bu sözcükleri çokluk yazımı süse ve  püse  vurmak, ondan alaysama uçakları havalandırmak için kullanıyorum.

Bilmem anlatabildim mi?” age s 267

Bu sözcükler bizim geçmişimiz, oldukça da hoş, çoğu zaten Toroslarda kullanımda. O yaşantı daha ölmemiştir, bu ülke bir sanayi devrimi ile değişime uğramamış olup, olsa bile o sözcükleri kullanımı içinde o yıllar içinde değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.

Sahi Salah Birsel yerel sözcükler mi kullanmış yoksa(!)…

30 Nisan 2024

Orhan Veli ile ilgili okumamı sürdürüyorum. Umarım notlarımı birleştirip bir yazı elde edeceğim.  Onca okuduklarımdan anlıyorum ki, Türkçenin varlığı için çalışmış.

Hani hafta sonun “sokak” üzerine konuşacaktık ya, bakınız neyle karşılaştım.

Bahar gelir gelmez

Sokağa çıkar çıkmaz

Elif’i görür görmez.

Metin Eloğlu

1 Nisan 2014 Salı

Günce-Mart 2014

Manavgat

3 Mart 2014

T.S.Eliot’un Şiirlerinde İnsanın Kendisini Gerçekleştirme Teması adlı Kültür Bakanlığı Yayınlarından Doç. Dr. Sevim Kantarcıoğlu çevirisi geçti elime. Bir ara almışım, Eliot’un Denemelerini okuyunca, buradan şiirlerine gittim, şiirlerinin değişik çevirilerini okudum. Derken o çok sevdiğim bir anda çarpıldığım, bir deniz kıyısında salaş meyhaneleri, içki, sevi, birbirine tutkun insanların dünyası bir hava(sını) bulduğum o şiiri ve şiir üstüne açıklamaları okuyunca bir hoş oldum. Yazar ne yazmış, ben ne anlamışım;heyhat!.. Aynı yazardan kısa alıntılar daha önce yapmıştım, hani diyordu ya T.S. Eliot, şiiri anlama konusunda: “Bir şiir farklı kişilere farklı anlamlar ifade ettiği gibi, bu anlamlar şairin kastettiğinden çok farklı da olabilir” benimkisi de o.

Şimdi sözünü ettiğim şiirin bir bölümünü alıp, sonra da kitaptan şiirle ilgili açımlara geçeyim, inanın çok ilginç buldum ben.

J.ALFRED PRUFROCK'UN AŞK ŞARKISI

S'iocredessechemiarispostafosse

apersoneche mai tornasse al mondo,

questafiammastariasenzapíùscosse.

Maperciochegiammaidiquestofondo

Montornovivaalcun, s'ioda il vero,

senza tema d'infamia ti rispondo.

Gidelim öyleyse, sen ve ben,

Akşam gökyüzüne baştanbaşa yayılınca

Bir masa üstünde eterlenmiş hasta gibi;

Gidelim, belirli yarı-terkedilmiş sokaklardan

Mırıltılı yalnızlıklarına

Bir gecelik ucuz otellerdeki tedirgin akşamların

Ve bıçkı tozu serpilmiş, istiridye kabuklu lokantaların:

Sokaklar ki sinsi amaçların yarattığı

Sıkıcı bir tartışma gibi arkadan gelir

Götürmek için ezici bir soruya sizi…

Ah, sorma 'o nedir?' diye

Gidelim haydi ziyarete.

Kadınlar odada gidip gelmede

Konuşaraktan Michelangelo üstüne.

Sarı sis ki sırtını vermededir pencere camlarına,

Sarı duman ki gemini sürmededir pencere camlarına

Gecenin dört bucağına diliyle yalanmış,

Lâğımlar içindeki gölcükler üstünde oyalanmış,

Boşvermiş bacalardan düşen kurumların üstüne düşmesine

Taraça yanından kaymış, ansızın bir sıçrayış yapmış

Ve yumuşak bir ekim akşamı olduğunu görüp

Bir zamanlar evin etrafına kıvrılmış, uykuya dalmıştı.”

(…)

Çeviri: Osman Türkay

Şiirin, hem Osman Türkay çevirisini hem de Can Yücel çevirisini okudum. İlk okuyuşumda çok etkilenmiştim. İsterseniz Can Yücel çevirisinden de giriş bölümünü alayım:

“Gel gidelim beraberce,

Akşam gelip göğün üstüne serilince

Ameliyat masasında baygın bir hasta gibi…

Gidelim bildiğin ıssız sokak içlerinden,

O sabahlara dek gürültüsü dinmeyen otellerle

Sabahçı kahveleri önünden…

Gidelim o sokaklardan işte…” Çeviri: Can Yücel

Dikkatsiz bir okuma, inan ki, hemen, kolunda bir sevgili ile birinin bu sokaklarda dolaştığını düşünür, düşündürür.  “Gidelim öyleyse sen ve ben” deyince sevgiliye seslendiğini düşünür, ama öyle değil; şimdi okuyacağımız alıntılar bu işin böyle olmadığını bize söylüyor.

Eliot için yazılan şu satırları okuyalım.

“Prufrock’un aşk Şarkısı’nda, çağdaş insanın acıklı durumunu, onun kendisine ve topluma yabancılaşmasından ve Tanrı’sından kopukluğundan ileri gelmektedir. Eliot, çözük bir kültürün mahsülü olan modern insanın psikolojik hastalığını onun kişiliğindeki çözülmenin ve parçalanmanın bir sonucu olarak görmüştür.  Bu kişilik parçalanmasından mustarip olan çağdaş insan, benliğinin birbiriyle tezat teşkil eden unsurları arasında hiyerarşik bir düzen kuramamakta veya ruhunda mevcut olan tutarlılık ölçüsünün yardımıyla, yine birbiriyle tezat teşkil eden çok sayıda görüş açısını bağdaştırarak kendi içinde tutarlı ve dış dünyada objektif karşılığı bulunan bir sistem oluşturmaktadır. (…)

Haydi gidelim öyleyse, sen ve ben,

Burada Prufrock’un “sen” diye hitap ettiği şey, ayrı bir şahıs değil, çözük kişiliğindeki öteki unsurdur. Yani sadece hisseden Prufrock, düşünen ve dış dünya ile ilişki kurabilen Prufrock ‘la ve fiziki varlığı ve dimağı arasında tam bir denge kurabilen güçlü bir erkek olarak karşı cinsle sağlıklı bir ilişkiye girebilecek olan Prufrock’u oluşta birliğe, tekliğe davet etmektedir. Bu demektir ki Prufrock, kişiliğindeki parçalanmanın farkındadır. Ancak hastalığın sebeplerini bilmek, ondan kurtulabilmek anlamına gelmemektedir. Prufrock’un temsil ettiği ruhi durumun en acıklı yanı da budur.”

Evet, şiirin kahramanının hangi ruhsal durumda olduğunu anladık demektir.

“Haydi gidelim öyleyse, sen ve ben,

Burada Prufrock’un “sen” diye hitap ettiği şey, ayrı bir şahıs değil, çözük kişiliğindeki öteki unsurdur.”

Şiiri bu pencereden okuyalım ve çağımızın insanını daha bir kolay tanıyalım.

4 Mart 2014

Fransızca çeviriler geldi. Artık on iki şiirim Fransızca da okunabilir meraklısı için. Elbette, yazar Mustafa Balel’e çevirmenim olarak, şiirim adına teşekkür etmeliyim. Bu ara bu bağı kuran sevgili şair kardeşim Ayten Mutlu’ya da bir o kadar teşekkür etmeliyim. Ne demişti: “Hasan, şiirimizin arkasında durmalıyız!” Vallahi çok sevdim bu sözü, beni heyecanlandırdı.

Balçova’da öğle sonu bir İlkbahar havasında, güneşli, rahat yürünebilen bir havadayım. Şu eski sahafıma yine uğradım.  Montale şiirlerini aldım, Yunus’u Türkçeye kazandıran (bu deyişi M. C. Anday’dan okumuştum, ilk ortaya çıkarmış kişi gibi bir cümleydi, ama çok etkilenmiştim,) şimdi Burhan Toprak’ın Yunus’u elimde. Yunus’un başında o kadar güzel bir giriş bölümü var ki, güldüm, dönüp bir daha okudum, duygulandım. Burhan Toprak, çok içten söylüyor dediklerini, sözü esirgemiyor. Buraya alacağım o bölümü. Fuzuli’yi severim ama bu sözler beni gerçekten çok düşündürdü.

“Yunus Emre’yi bulmadan önce Türk Edebiyatının havasında bunalıyordum.  Saz şairlerini lüzumundan fazla tekdüzen, lüzumundan fazla sade, bir kelime ile bayağı buluyordum. Divan edebiyatına gelince: Bu edebiyatın kendisine mahsus Cachet’si, bedi ve beyan kaideleriyle tesbit edilmiş teşbih, istiare, mecaz vesairesi; gül deyince arkasından bülbül… (…) aynı düşünceleri gevelemesi, en büyüklerinden bile beni deli edecek kadar iğrendiriyordu. Meselâ Bâki’nin şu cins mısraları:

Sâki uzat ayağını sen tâdehanıma!

                           *

Şer’a uymaz nidelümnâlevüzâr eyler ise

Gerçi kanuna uyar zemzeme-i musikar

Nef’inin şu cins beyitleri:

Saf-ı rezminde Rüstem bir tehi-terkeş sipahidir

Der-i cûdundaHâtem bir gedâyibiser ü pâdır

Ne aşağılık bir övme!

(…) bu adamların hain, yalancı, riyakâr olduklarını zannediyorum.

Âşık-ı sâdıkmenem Mecnun’un ancak adı var

diyen Fuzuli, meşhur bir gazelinde:

Demâdemcevrlerdir çektiğim bi-rahmbütlerden

Bu kâfirler esiri bir müselman olmasın yâRâb

Görüp endişe-i katlimde ol mâhı budur derdim

Ki ol endişeden ol mehpeşiman olmasın yâRâb

diyor. İlk beyit düpedüz bayağı ve bir zampara ağzına yakışacak nazıma çekilmiş bir sözdür.”s 14 (Burhan Toprak, Yunus Emre, İnkılâp ve Aka yayınları, 6.baskı, 1982)

Biz anlamada, yorumda bu detayları yakalayamadığımız için, okuyup geçiyoruz. Dili derinliğine duyup hissedenin ağzından bu yorumları okumak bizi de düşündürmelidir. Daha önce de Fuzuli, bir dilencidir” gibi bir yorum okumuştum, yalvar yakar olan biri anlamında. O günün geçerli ilişkisi bu muydu acaba, biz mi yanlış yorumluyoruz; yine de düşündürücüdür.

Montale’den söz etmiştim.  O benim sevdiğim bir şair, bir dörtlüğünü Deniz kitabımın girişine almıştım, bu sevdiğimin işareti değil mi?

“Montale günümüz İtalyan şiirinde “hermesçi” akımın öncüsü biliniyor. Nedir “hermesçilik?” sözlüklerde “anlaşılması güç, kapalı, karanlık” diye tanımlanıyor bu sözcük. Şiir dilinde ise okuyucuyu bilinmezliğe, anlaşılmazlığa atmayı değil, ancak ozanın bilebildiği bir imge ve düşünce dünyasına sokmayı amaçlayan anlatım biçimi. Bu yüzyıldan  önce sözü edilmeye başladı hermesçi şiirin. Daha çok Mallarmé etkisiyle belirginleşiyor. Düzyazıya özgü sözcükleri kullanan, ama söz simyasına yabancı olanların giremediği bir şiir onunla gerçekleşiyor çünkü. Mallarmé şiirindeki hermesçilik XX. Yüzyıl şiirinde de etkisini sürdürdü.” s.5

Bu alıntılar sevgili Sait Maden’in önsöz bölümünden.

09 Mart 2014

“Şurda bir garip ölmüş kuşlar yasına gider” Halk türküsü.

Ne kadar çıplak ve duygulu, bir o kadar da etkili. Yunus’u hatırlamamak mümkün mü? “Bir garip ölmüş diyeler”

11 Mart 2014

Sabah televizyon haberlerinde acı bir haber: Berk Elvan saat 07.00’de öldü.  Gencecik, şu bakkala ekmek almaya  giderken polislerin vurduğu çocuk. Bu gencecik yaşında nasıl kıydılar, gören gözleri yok muydu bu insanların, kendi çocukları yok muydu; ya yürekleri?

Bir roman okurken bazan kaçamak yapıp şiir üstüne okumalar da yapıyorum.  Bunlardan biri yine dikkatimi çeken bir yazıdan gittiğim, okuduğum: Melih Cevdet Anday, Şiir Dili yazısı. Yazının bir bölümünü almalıyım ki ne üzerinde düşündüğümü aktarabileyim sizlere. Birlikte okuyalım.

Anlaşılırlık üstüne

“(…) Bu bilgilerin başında, şiir dilinin nasıl bir dil olduğu sorunu gelir. Onu konuşma dili ile ya da yazı dili ile bir tutan ozanlar ve şiir severler olduğu gibi, onun, örneğini yalnız kendisinde bulabileceğimiz başka bir dil olduğuna inananlar da vardır. Bu ikinci düşünüş, sonuç olarak, şiirin anlaşılırlığını tümden yoksamasa da, anlaşılırlık” ögesini yoruma açık bırakacaktır elbet. Çünkü anlaşılırlık, düzyazının getirdiği, düzyazının gereklerinden sayılan bir bilgi alanını imler. Bunun dışında, doğal dili ya da konuşma dilini ansıtan, fakat onların doğasında olmayan şiir dili için hangi yeni anlaşılırlık ölçütlerini ya da dizgelerini bulabileceğiz? Daha önemlisi, ozanla şiir okuru arasında bugün geçerli olan bu gibi ölçütler ve dizgeler ortada görülmüyorsa, “anlaşılırlık” fonksiyonunu, müzik için yaptığımız gibi, şiir için de geçersiz saymaya razı olabilir miyiz? Çünkü müziğin doğal dile çevrilemeyeceği gerçeği, geniş kitlelere mal olmuş bir inanıştır. “Müziğin anlatacağı bir şey yoktur” denir, yeter ki biz müzik diline alışalım, ona yaklaşalım ve böylece de onu sevmeye yönelelim.” Aldanma ki, s. 76

Görüleceği üzere, “Çünkü anlaşılırlık, düzyazının getirdiği, düzyazının gereklerinden sayılan bir bilgi alanını imler. Bunun dışında, doğal dili ya da konuşma dilini ansıtan, fakat onların doğasında olmayan şiir dili için hangi yeni anlaşılırlık ölçütlerini ya da dizgelerini bulabileceğiz?” Eh, biraz düşünelim burada, gerçekte anlaşılırlık, anlaşılır olma düzyazı için geçerlidir.

Şiirde kapalılık üstüne

Daha önceki  okumalarımda değinmiş olmalıyım ama yukarıdaki okumayı yapınca sayfaları ilerletip “Kapalılık,…” yazısına da geldim, okuma ihtiyacı duydum.

“Bir şiirin kapalı görünmesi ya da öyle sayılması, düzyazıya çevrilememesindendir. Şiirde “şiirde düzyazıya çevirme”  resimdeki  “benziyor, benzemiyor”  ölçütüne benzer. Kapalı şiir denilen şiirdeki kapalılık, ozanın isteyerek, özenerek yaptığı bir şey değildir, düzyazıya çevrilemez de ondan kapalı görünür” (Şiir).Aldanma ki s. 202

Elimin altında yine Sözcüklerdergisi var, sayı 48, son sayı.  100. Doğum yılında Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Özel Sayısı demekte kapağında. İçi dolu dolu bir sayı. Her yazı besleyici, güzel.  Orhan Veli şiiri üzerine yazarken  Emin Özdemir: “Orhan Veli, (…) konuşma dilinin en sıradan sözcüklerinin bile şiire girebileceğini savunuyordu. Sözcüklerin anlam, çağrışım yükü ne olursa olsun, hiçbirinin şiire düşman olamayacağını vurguluyordu.” S 19 agd

Buradan “her sözcüğün şiirde kullanılabileceğini, ancak sözcükleri kullanırkenki maharetin şairin yeteneği, birikimi, onun dize kuruşunda saklı olduğunu” anlamak gerek. Yoksa her sözcüğün “anlam, çağrışım yükü ne olursa olsun” şiirde kullanılabileceğini anlıyorum ben. Onu bayrak gibi dalgalandırmak ırmaklar gibi çağıl çağıl akıtmak şairine bağlı. Ve bu konularda yapılmış haksız suçlamalar geldi aklıma. Eee, o zaman daha böyle bir okuma yapmamıştım, Emin Özdemir’den öğrenmemiştim ki, karşı tarafa yanıt verebileyim o zaman.  Sözcükler dergisinde Emin Özdemir’in yazıları hep aranan, okunan, bizleri besleyen yazılardır; hakkını teslim edelim.

14 Mart 2014

Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca için: “Korkunç bir seziş ve anlayışı var, şiirin bir oyundan başka bir şey olmadığını söyler. Yani bir çeşit alışkanlık, ustalık... Onun için şiir yazmak bir çeşit idman sayılabilir. İstediğiniz konuda, istediğiniz zaman size şiir yaratabilir. Şiirin sadece bir kelime oyunu olduğunu kabul etmiştir. Hiç duymadığı, yaşamadığı konularda şiir yazabileceğini söylemiştir.”

Biliyoruz ki, o, onca işi dert edinmiş, yıllarca yazboz yapıp bir ustalığa gelmişse bunları söylemek kolay elbette. Kaç defter doldurdu Divan sesleriyle kaç defteri yaktı… Kırk yıl sonra elde edilen ustalık gibi bir şey bu kolayca denilen şey. Sonra bir saatte yazıvermek; peki, kırk yıllık tecrübe, kazanım, birikim, çalışmak; sonra şiirde yeteneği mutlaka öne koymak gerek. Dağlarca “işçilik” demiştir ama yanına hemen yeteneği de koyalım.

30 Mart 2014

Geçen gün yaşadıklarımı üç kişi iki dakika diye yazmıştım. Antalya’da sevgili Nadire Sönmez ve Nisa Leyla ile ayaküstü karşılaşıp merhaba arkasından kısa da olsa şiir konuşmuştuk. Havada bahar var, sıcak mı desem değil; serin mi desem değil. Güneş yakmaya başladı mart ayı sonu olsa da Manavgat’ta. ANSAN’da buluşup (Antalya’da) Nadire ile İlhami Sahaf’a uğradık, Nadire on kadar kitap aldı sahaftan ben ise bir tane.

Bu güzel hava insanı sokağa çekiyor, oysa dikkatimi toplayıp okumam gerekiyor. İzmir’den getirdiğim şiir dosyamı da okumam gerekiyor. Şimdi elimde “Ve Melekler Biliyor Ötesini” Emily Dıckınson’un. Era yayınlarından. 

31 Mart 2014

Aradan onca zaman geçti ve ben hiç yazamadım, ilgim dağınık, kafam meşguldu bireysel ev sorunlarıyla. İki kez Antalya yolculuğu yaptım, İzmir’den gelirken de Antalya’ya inmiştim saatın altısında. İyi ki hava artık ısınmıştı da üşümemiştim. Servisle otogardan Güllük’e indim, büyük Pastane’de bir çay içtim. Uzunca zamandır sabahın erinde sokağı gözlemledim, tek tük çocuklar, işe giden insanlar...Sabah işe başlıyordu.

Yine arada bir iki satır okusam da tam bir okuma yapamıyorum şu anlar. Yerel seçimler yapıldı ve bu gün sonuçları netleşti çoğu il ilçenin. Ankara ise karışık, ne desem acaba!.. İlçemde yine aynı başkan göreve devam edecek (Şükrü Sözen Manavgat Belediye Başkanı). Bu ay bu kadarıyla yetindim.