16 Ağustos 2014
Sevgili Hüseyin Atabaş’ın gönderdiği kitapları okuyorum. Okurken önceki okuduklarım da aklıma geliyor tabii.
Örneğin Ahmet:”Peki, imgesel düşünmek nasıl bir şeydir? Örneğin, “denizin yüreği” dediğimiz zaman bir imge yaratmış oluruz. Oysa, yaşamda/doğada denizin yüreği diye bir şey yoktur, dolayısıyla böyle bir seyi günlük dilde kullanmayız. Yani bu söz öbeğinin yaşamda nesnel karşılığı yoktur; bu yüzden de kurgulanmış yaşamda bize hiçbir şey çağrıştırmaz. Öte yandan “denizin çarpan yüreği” dediğimiz zaman şiirsel bir anlam elde ederiz. Çünkü bu ifade imgesel düşünmenin ürünüdür ve öznel bir gerçekliğe sahiptir.” S 28 Dilin Gizil Gücü, Elvan Yayınları.
Yukarıdaki bölümü okuyunca ben hemen Metin Altıok’u anımsadım ve açıp Şiirin İlk Atlası’ndan şu bölümü yeniden okudum.
“Şiirde imge kimi zaman karşımıza günlük dilde bir arada duymaya alışık olmadığımız ayrı sözcük öbeklerine bağlı iki sözcüğün şaşırtıcı bir biçimde yan yana kullanılmasıyla çıkar. Örneğin “gecenin derisi” dediğimizde bir imge yaratmış oluruz. Çünkü gece ve deri sözcükleri günlük dilde bir arada kullanılmazlar. Bu iki sözcüğü birleştirmek akla gelmez. Bunun nedeni bu sözcüklerin gerçeklikleri arasında bir ilişkinin bulunmamasıdır. Bu yüzden biri öbürünü çağrıştırmaz. Ama biz “gecenin seğiren derisi” dediğimiz zaman şiirsel bir anlam ifade ederiz. Çünkü bu ifade imgelemin ürünüdür ve nesnel olmayan özel bir gerçekliğe sahiptir. Ne var ki imgeler karşımıza her zaman yukarıdaki örnekte olduğu gibi tek başına çıkmazlar. İmge şiirde kimi zaman uzun sözcük dizilerinin arkasına gizlenmiş, onlara yedirilmiş olarak bulunur ve şair tarafından okura sezdirilir.” S 16, Promete Yayınları.
Benzer bir okumayı Salih Bolat’tan da okumuştum.
Yukarıdaki örneklere tam uymasa da şu örneği de buraya almak isterim:
“Örneğin, “ev bana geliyor” sözü şiirsellikten ne denli uzaksa , “ben eve gidiyorum” sözü de şiirsellikten o derece uzaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, her çarpıtma ya da bozma, şiirselliği sağlamaz, “Deniz tırmanır tepeye” dizesinde, öznenin olağan dışı olması, yeni bir gerçeklik kurmaya yetmiyor. Bu dizenin, “ev bana geliyor” sözüyle, şiirsel değer açısından hiçbir ayrımı yoktur. Gelgelelim “Deniz kıyıya tırmanır” dizesinde, yalnızca eylem olağan-dışı kalmakla belli bir şiirsel değer ortaya çıkarılmış, yani dışsal gerçekliğin ardındaki şiirsel gerçekliğe ulaşmıştır. Çünkü “tırmanmak” eylemi, denizi şu bildiğimiz, orada duran deniz olmaktan çıkarmış, bir yere ulaşmak isteyen, kaygıları olan bir deniz yapmıştır.
18 Ağustos 2014
Cemal Süreya’nın Paçal’ını daha önce okumuşum. Yeniden elime alıp bir iki yazısını okuyunca inanın okuma isteği uyandırdı ve okumaya devam ettim. Bu isteği bana Melih Cevdet de Cemal Süreya da duyuruyor. Bir, iki, üç... okuyasınız geliyor yazıları.
Paçal’ın 28. sayfasından bir bölüm alayım roman ile ilgili, siz de düşüneceksiniz, kendinizi yoklayacaksınız, sorgulayacaksınız.
“Neredeydi, şimdi çıkaramıyorum, otobiyografik roman üstüne bir yazı okumuştum. Şimdi çıkaramıyorum ya, yazar aşağı yukarı şöyle diyordu: Her hayat roman olabilir; ama burada dikkat edilecek iki nokta var. Ya olaylar ve yaşantı ögeleri çok titiz bir seçme işlemiyle ayıklanmalı, ya da hiçbir kısıntı yapılmaksızın her şey olduğu gibi anlatılmalıdır.
Bu görüşe katılıyorum. Özellikle de ikinci ögeye, yazar her şeyi anlatmayacaksa, otobiyografiye niçin dadansın? Çoğunca hayatı roman yapan ögeler, o kısılan yazmaktan çekinilen saklanan şeylerdir.” S 28, Aydınlık Yazıları, Paçal.
Her metnin bir seçim, bir kurgu, bir yazara göre olduğunu düşünürsek, yazarın yaşamı “olduğu gibi” anlatması roman olmaz, bu ilk elde doğru olmaz. Yazar o zengin yaşamı elbette anlatacak, hatta kurgulayacak, sanatsal büyü ekleyecek ki yazdıkları yazarın imzasını okuyucuya hissettirsin ve yazarın ne kadar yazar olduğunu da bilelim. Onca söz edilebilir elbette bu sözler üstüne.
20 Ağustos 2014
Gençlik bu ya, der, “Doğu/İslam kültürünün şairlerini, ciddiye almıyorum” Bu düşünce 1940’lı yıllarda hissedilmiş, böyle düşünülmüş bir kararın sonradan yazılmasıdır ki, Attila İlhan bunu böyle ikrar eder. Derginin birinde Nasır-üd-din-i Tûsî’nin Hüseyin Rifat çevirisini okur ve çarpılır. Kendi deyişiyle “öyle bir rubaisi ile çarpıştım ki, (evet, kelimesi bu), allak bullak oldum: İnsanoğlundaki “fanilik” düşüncesini, böylesine yoğun ve çarpıcı kimse ifade edememiştir:
“Gözyaşlarımla makbere girdim de çağladım
Elden giden dostları andım birer birer
-Bilmem ki nerdeler? Diye sordum du onları
Derhal o makbere dedi: -Bilmem ki nerdeler?”
(Şairini İkinci Ölümü, Milliyet Gazetesi Tem.’86)
23 Ağustos 2014
Bu sabah Balçova’ya geldim ve bir duş alıp hemen hazırlandım: Doğru Şiir Atölyesine. Arkadaşları, şiir konuşmalarını özlemişim. Nazım Hikmet’te Yergi Şiirleri başlığını taşıyan bu programı izlemem ve arkadaşlarımla da buluşmam gerekti. Benim için bir şiir iklimiydi atölye. İyi de oldu, gece uykum yoktu uyuyamadım ya da otobüsün havasında uyuyamadım. Yorgunluk saymadım bunu; günü biraz ağır geçirsem de. Ve eve gelince torunumla buluşmak! Bu apayrı bir sevinç, apayrı bir dünya! Şiirin şiiri o.
25 Ağustos 2014
Bugün Yusuf ve Arife ile telefonla konuştum. Emmim kızı ile konuşamadım. Manavgat Şiir Günleri için tanıtım slaytları hazırlıyorum oğlum Kerem ile. Kerem on dakikada hazırlıyor bu işi. Kolaymış, bilene!
Dil üzerine, dil devrimi üzerine bir konuşma hazırlayabilir miyim, buradaki kaynaklarla onu araştırıyorum kitaplığımdan. Ataç, Süreya, Anday, Tarancı, Nazım’ın Türkçeye, dil özleşmesine, dil devrimine bakışları ve günümüzde yönetenlerin bakışı… Bir de bazı şairlerin şiirinde “mutlaka bu sözcüğü kullanmalıyım” demeleri üzerine ne demeliyiz? gibi bir soruya da yanıt aramalıyım. Bir dil hepten arı duru olamaz, az da olsa yabancı sözcükler vardır; iletişim, ticaret, teknoloji gelişimi vs bunu zorunlu kılıyor. Genelde değişim ve özleşmeye ne demeliyiz, öyle ya, dil de gelişen bir varlık, yaşayan, insan gibi.
Konak’a gittim ve Dilin Gücü (Mermi Uygur, YKY) ile Orhan Veli’nin Mektupları’nı, Garip (tıpkı basım) adlı kitapları YKY’dan aldım. Aradığın kitabı bulmak ne güzel!