2 Ocak 2014 Perşembe

Günce, Aralık 2013

Ziya Gökalp Kültür Merkezi-Karşıyaka

12 Aralık 2013

Köşe başını tutan leylak kokusu

Yakamı bırak da gideyim.

Oktay Rifat.

Oktay Rifat deyince bu iki dize gelir aklıma. Birden iki dize su gibi berrak akıverir. Nice şiir çalışmalarından sonra yazmıştır Oktay Rifat bu dizeleri.

Oktay Rifat’ı anmak ve anlamak üzere Şiir atölyesinde Oktay Rifat’ı anacağız 21 Aralık’ta. Ben de Oktay Rifat’ın “Şiirde Anlam” üzerine yazılarından yola çıkarak bir okuma yapacağım. Bu çalışmamı atölyede paylaşacağım.

14 Aralık 2013

1914 doğumlu olan Oktay Rifat, 1947 yılında “Şiirde Mana” yazısını kaleme almıştır.

Oktay Rifat, anlam üzerine bu ilk yazısında önce Henri Bremond’un düşüncelerine değinir. İlgili yazıda: “Bir şiirden şiir olarak zevk duyabilmek için mutlaka manasını anlamaya lüzum yoktur. (…)Zevk sahibi bir insan, güzel bir şiirin manasını anlamaya kalkışmaz. (…)Güzel bir mısrada, veznini kafiyesini, manasını bozmadan yapabileceğimiz bir değişiklik bu mısraı öldürmeye yetiverir. Eğer şiirin güzelliği manasından gelseydi, manaya dokunmadan yapılan değişikliğin, şiirin güzelliğini bozmaması gerekirdi.” (S47) diyen düşüncelerini aktarır. Fransızca bir dize ile bunu gösterir. Biz bunu Ahmet Haşim’in dizesiyle yapalım:

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” Ahmet Haşim.

Bu dizenin sözcük sıralamasını bozalım ve şöyle dizelim:

“Bu merdivenlerden ağır ağır çıkacaksın.”

Birinci dizenin sözcüklerin dizimi nedeniyle bir büyüsü var, bir çağrışıma götürüyor bizi. Oysa, ikinci  sözcük diziminde bunu kaybettik, ama “anlam” düzyazıdan anladığımız şeklinde bir anlam ararsak, anlam kaybı yok, oysa şiir kayboldu diyebiliriz.

O zaman, “bir şiirin güzelliği manasından ileri gelmiyor acaba bu mana dediğimiz şey nedir?” (s48) sorusunu sorar Oktay Rifat ve devam eder:

“…kelimelerin topluca bir mana ifade edebilmesi için bir veya birkaç kaziye halinde düzenlenmesi gerekir. Zaten yazı dilimizde cümle diye buna diyoruz. Kaziye ise akla uygun bir nesnedir. Şu halde mana akla aykırı gelmeyen bir şey, daha doğrusu kavramlar arasında mantıki bir münasebettir. Acaba şiirde mananın böyle bir dar çerçeveye sığdırılması ne dereceye kadar doğrudur?” demekte. Devamla, “Bu durum karşısında, hiç olmazsa şiirde, mananın sınırını biraz genişletmek lâzımdır” diye ekler. (s49)

Görüldüğü üzere, şiirin akıl ve mantıkla sınırlanamayacağını, mana böyle anlaşılırsa bunun “sınırını genişletmek “ gerektiğini söyler.

Oktay Rifat, ikinci yazısını “Yeni şiir görüntüleri” adıyla 1957 yılında yazar. Bu yazısında, resim ile şiiri “görüntü sanatı” diye adlandırır.  “Yirminci yüzyılın ilk yarısı resimde deformation’lar, dilde gerçeğin gündelik düzenini bozma çabalarıyla geçti.” der. Burada René Char, Eluard, Michaux’un adını anıp, şiirlerini örnek verir.

Balmumu göller ve küflü meşeler / Kiler kokulu! / Dörtgeni yeşil yıldızların / Ölümsüz tavırlar takınıyordu / Suyu çekilmiş kuşlar” Eluard. (Benden Sonra Uyku şiirinden)

Bu şiirden yola çıkarak, “dış gerçeği anlatmak istememiş, yeni bir şiir görüntüsü, yeni bir sanat gerçeği kurmaya çalışmıştır” der. s 130

“Bir Şiirin Güzelliği” yazısında yine sorar: “Bir şiirin güzelliği anlamından mı gelir?” Ekler; “Bir şiirin güzelliği anlamından gelmez diyor Ataç.” Yine sorar: “Nedir Anlam?”“Anlam bir sözün görüntüsüdür.”  (İmaj, hayal).

“Bugün hava sıcak” sözünün anlamı, daha doğrusu akıl gözünde canlanan bir görüntüden başka bir şey değildir.”der. Haşim’in dizelerinden örneklerle açımlama yapar ve “Anlam için sadece görüntüdür demek yetmez. Anlam, akla gerçeğin düzenine uygun bir görüntüdür. Görüntüleri, akla, gerçeğin düzenine uymayan sözlere anlamsız deriz. Bu bir şiirin mutlaka anlamlı olması gerekir demek değildir. Bir şiir mutlaka, akla, gerçeğin düzenine uygun görüntülerden kurulmalıdır, demek istemiyoruz. Şiir birtakım görüntülerle kurulur; akla, gerçeğin düzenine uygun olsun olmasın, bir şiiri şiir yapan bu görüntülerdir demek istiyoruz.”s 134

Bu anlam konusuna yine 1957 yılında “Şiirde Anlam” yazısıyla yine döner.

“Akşam oldu lambalar yandı.” Anlaşılır, anlamlı bir söz…

“Akşam oldu lambalar söndü.”Aslında lambalar yanar ama, elektrik kesikse söner…

“Akşam oldu duvarlar yandı.” Duvarlar gerçekte yanmaz, bir benzetme var…

“Akşam oldu zurnalar yandı.” dersem, bu deli saçmasını kimse anlamaz. Zurna, lamba gibi ışık verici değil, bir benzetme de yok” der; “Akşam oldu zurnalar yandı sözünü şiir dilinin çevresi içinde ele alırsak, şairin zurnayı, lamba gibi aydınlatan, ışık veren bir nesne haline getirdiğini, böylece zurnadan, lambadan ayrı lambayla zurna kırması yeni bir şiir varlığı icadettiğini düşünmemiz gerekir. (…)

Akşam oldu lambalar yandı sözü kadar seçik, o söz kadar yalın, o söz kadar açıktır. Şiir dilinde böyle bir sözü anlamak istemeyenler, kimi zaman alışkanlıklarına, kimi zaman da beğenilerine kurban oluyorlar. (…)

Çünkü şair, onların gördüklerini, bildiklerini değil, görmediklerini, bilmediklerini anlatıyor. Çarşıyı, pazarı, damı, ağacı yerli yerinde bulmak isteyenler, bir sanatçının gündelik gerçeğe nasıl yeni değerler kazandırdığını merak etmeyenler okumasınlar yeni şiirleri.” diyor.

Burada hemen aklıma Perçemli Sokak kitabı akla geliyor; ama, orada söylediklerine zaten bu söyledikleriyle varmış oluyor.

Yine 1958 yılında “Anlam” başlığında bir yazı kaleme alıyor. Memed Fuat’ın İlhan Berk’i “Anlamsız şiirden yana” “Memed Fuat bunu doğru bulmuyor” der ve Perçemli Sokak’ın önsözünde: “Şiirin anlamla bağlı kalması istenemez, demiştim” diyor. Burada anlamsızlığı İlhan Berk gibi anlamadığını açıklıyor, anlatıyor, Valery’in söylediklerine değiniyor; yine Memed Fuat’ın söylediklerini aktarıyor: “Memed Fuat: Bir deneme içerisindesiniz. Aşırı, gittikçe karanlıklaşan bir deneme. Geliştikçe soyutlaşıyor. Bozuluyor. İnsandan uzaklaşıyor.” sözlerini aktarır. “Ben de anlamsız şiirden yanayım. Nedir bu anlamsız şiir öyleyse?” diye soruyor. S 143

Anlam bize işaretle anlatmak istediği bir şey mi birisinin…

Anlam, bize dille anlatmak istediği akla uygun şey mi?

“Şiirde anlamcılar” diyor Oktay Rifat, “Anlamın anlam olabilmesi için, önce akla uygun olması gerek. O zaman biz de diyoruz ki: Şiirin bu çeşit anlamla bağlı kalması istenemez.”

“Perçemli Sokak’ın önsözünde: Bir kelime sanatı, bu yüzden bir görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenmeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenemez.” demiştim. Olabilecek görüntü, yani tabiat kanunlarına uygun görüntü, yani akla uygun görüntü. (…)

Anlam, bir sözün altındaki akla uygun şeyse, şiirin anlamla bağlı kalması istenemez. Çünkü şiir, aklın dışında kalan şeyleri de anlatır. Heyecanları da anlatır mesela.” (…)

“Reverdey’in dediği gibi …şiir bir anlatıdır. Ama akılca işleyen akla dayanmayan bir anlatı. Bizde anlamsız şiir deyince, bir şey söylenmeyen, bir şey anlatmayan şiir sanılıyor. Olur mu öyle şey! Bir şey anlatmamanın en kestirme yolu susmaktır.

Anlamsız şiir, bir şey anlatmamak şöyle dursun, bize anlamlı şiirin anlatmadığı şeyleri de anlatıyor bizi insandan uzaklaştırmak şöyle dursun, bize insan gerçeğinin, dış gerçeğin ta kendisini vermeye çalışıyor.

…gerçeğe ulaşmanın bir yolu var, o da akla başvurmak. Bilim için belki doğru olan bu söz, şiir için doğru değildir. Çünkü şiirin aradığı gerçeğin başka bir yönüdür. Şiir, gerçeği, heyecan veren yönüyle arıyor.” S 145

Belki artık söz söylemek fazla ama yine de Perçemli Sokak’ın önsözünden şu bölümü aktarayım:

“İşte gerçeğin düzeninde yapamayacağımız bazı bu değişikliği, kelimelerin konuşma dilindeki gündelik düzeninde yapmak bize bu açıyı sağlayacak, birbirine yabancı sanılan kelimelerin karşılıklı ışığında unuttuğumuz yüzüyle çıkacaktır karşımıza.” S 127

Bazı dizelerle son vermek istiyorum bu yazıyı:

“Bir konuşma duymuştu

Uzaktan anlaşılmayan

Bir muz hevengi gibi havada.”H. Gösteri Tem’88

“Balmumu göller ve küflü meşeler

Kiler kokulu!

Dörtgeni yeşil yıldızların”    Eluard

“Tek başına geldi ölüm

Tek başına gitti

Yaşamayı seven tek başına kaldı.”?

“Tek bir ağacın yeşil süngerinden çekiyor bütün menekşe rengi özsuyunu gök.”  S. J. Perse

“Garip bir sesli harfin yokladığı yüreğim”  S. J. Perse

“Tanrının başkentine girdi sarıasma kuşu

Sesinin kılıcı kapadı üzgün yatağı

Sona erdi her şey sonsuza dek.”  René Char.

15 Aralık 2013

Saint-Jhon Perse şiirlerini bulup yeniden okuyacağım.

16 Aralık 2013

“Beni sorarsan Allaha şükür iyiyim,” bu cümle bana pek ırak değil; şöyle bir yirmi beş yıl önce bir mektupta veya bir karşılaşmada bir iyimserlik içinde merhabalaşmanın sonucu söylenivermiş ya da yazılmış şeyler.  “Beni sorarsan iyiyim.”  “Beni sorarsan” Gülten Akın’ın son kitabının adı. Oldukça sıcak bir ad bu. Artık bir yaşamın sonuna gelinmiş, bazı sıkıntılarla yaşamdan eziyet çekilen yaşın şiirleri.

Yukarıda ben de “Beni sorarsan iyiyim” dedim ama bakın Gülten akın ne diyor:

“Beni sorarsan

Kış işte

Kalbin elem günleri geldi

Dünya evlere çekildi, içlere

Sarı yaseminle gül arasında

Dağların mor baharıyla

Sis arasında

Denizle göl arasında

Yanımda kediler, kuşlar

Fikrimden dolaşıyorum.” Beni sorarsan, s 11 YKY

Kitapta, şiirlerin dışında iki yazı da var:”Önsöz Gibi” (s 7) ve “Frankfurt Kitap Fuarı konuşması” (s 71)

Konuşmadan bir bölüm almalıyım:

“Bizler, hayatın dilini sanatın, yazının diline çevirenler, onu kitaplara sığdırmaya çalışanlarız. Estetize ederek sunduğumuz bir amacımız var; hayatın ve dünyanın değişimine katkıda bulunmak. Gündelik konuşmalarda kullandığımız sözcükler, hayatın, insan ilişkilerinin anlamını açıklamada yetersiz kalır. Onun için, “Sözcükler anlamın tutukevidir” demiştim. Yazar, özellikle şair onları öyle yan yana getirir, yapılaştırır ki, daha derinden kazarak çıkarılan anlam kurtulan anlam olur.

İşte, dille yapılan bu değiştirimdeki büyü, yaşamı nesnel olarak değiştirebilmenin umudunu taşıyabilir.” S 71

Bir haiku tadında ayrılalım Gülten Akın’dan.

“Dağlarda

Ne çok kar ve rüzgâr

Unutulan nergis

Açıncaya kadar.”

17 Aralık 2013

Melih Cevdet Anday’ın “Şiirde Geçmiş” yazısı sadece metin olarak değil, beni şairlere götüren ipuçları yönünden de çok hoşuma gitti. Beni iki şaire götürdü bu metin. Ayrıca “Tarih duygusu” konusunda yeni bilgiler edinmiş oldum. Y. Seferis’in bir değerlendirmesinden yararlanarak şöyle diyor, M. C. Anday:

“Seferis, kendinden önce ölmüş başka bir Yunanlı ozan olan Kavafis’i, dünyaca ünlü İngiliz ozanı T.S.Eliot ile karşılaştırdığı o denemesinde,  her iki ozanın geçmiş üzerinde duruş ve onu değerlendiriş biçimlerine ilişkin ilginç görüşler atar ortaya; Eliot, I. Elizabeth ve II. James çağı oyun yazarlarının, metafiziksel ozanların ve John Donne’un, Dante’nin etkilerine şiirini açık tutmuştur, Hint felsefesi ile de ilgilendiğini biliyoruz. Bunları neredeyse övünerek yazdı. Bu çizgiden yola çıkan benden başka ozan yoktur dedi. Geçmişe bakışını şöyle açıklıyordu: Tarih duygusu, geçmişin geçmişliğinden başka şimdiliğinin kazanılmasını gerektirir; yazara zaman içindeki yerini, çağdaşlığını en kesin biçimde duyurur.

Ben tarihsel bir ozanım diyen Kavafis de kendisine Helenistik çağı esin kaynağı olarak seçmişti, bu elbette o çağda dönüş dileğini içermiyordu. Tarihçilerin ölüyü sorguya çekmek diye tanımladıkları   geçmiş, bir ozan için bir yaşantı hazinesi, kendi duygusal bireyi için bir nesnel dayanak olmasın mı?” M. C. Anday (Cumhuriyet, Kasım 1975)

Özetlersem; “Tarih duygusu, geçmişin geçmişliğinden başka şimdiliğinin kazanılmasını gerektirir; yazara zaman içindeki yerini, çağdaşlığını en kesin biçimde duyurur.” ve “Tarihçilerin ölüyü sorguya çekmek diye tanımladıkları geçmiş, bir ozan için bir yaşantı hazinesi, kendi duygusal bireyi için bir nesnel dayanak olması.”

Her şairin geçmişe bakışına kaynak olacak bir değerlendirme.

M. C. Anday bu görüşleri şiir alıntılarıyla da destekliyor:

“Ben tarihsel bir ozanım diyen Kavafis de kendisine Hellenistik çağı esin kaynağı olarak seçmişti, bu elbette o çağa dönüş dileğini içermiyordu. Tarihçilerin Ölüyü sorguya çekmek diye tanımladıkları geçmiş, bir ozan için bir yaşantı hazinesi, kendi duygusal bireyi için bir nesnel dayanak olmasın mı? Eliot Çorak Ülke’nin dördüncü bölümündeki,Fenikeli Flebas, on beş gün önce ölenUnuttu martıların sesini, denizin yükselişini,Kârını, zararını.Dipten bir akıntı fısıl fısılAyırdı etini kemiğinden. Alçalıp yükselerekGirdaba kapılmadanİster Hıristiyan olsun, ister YahudiSiz ey dümende durup rüzgârı kollayanlar,düşününEskiden sizin kadar yakışıklı ve boylu olanFlebaı.parçası ile geçmişten söz ediyor diye eski sayılabilir mi hiç?Eliot yeniyi bulmak için uzanmıştı eskiye. Kavafis’in, Sakın güvenme, sınırlı, güvenli, sıkıcıHayatında böyle göz kamaştırıcı,tüyler ürpertici şeyler olmayışına.Belki de tam şu anda giriyordu ThodosKomşularından birinin önceden belirlenmişevineElinde görünmeyen, gövdesi,Böyle korkunç bir kelleye.şiiri, unutulan geçmişin değil, korku veren günün öyküsü değil midir?” demekte.

Sadece düşünceleri beslemekle kalmıyor bu büyük iki şaire bir yolculuk yapmamıza da çağrı olarak alıyorum ben bu güzel alıntıları.

18 Aralık 2013

Ben yine M. C. Anday okuyordum, bugüne kadar okumadığım bir şairden söz ediyordu; şair Wallace Stevens.

Benim iz sürmeye yönlendiren “Batı diyoruz ya…” adlı yazısıydı. “E. E. Cummings’in, Wallace Stevens’in o eşsiz güzellikteki şiirlerini bulup okudukça, o şiirlerin güzelliğini yapan çeşitli biçim oyunlarına, sözcük oyunlarına, görüt sıralanış ve mantığına, yaratıcıya başkalığını veren davranış özelliklerine sadece hayran olmakla kalmıyor, ozanlarımızca yalnız adları değil, belki şiirleri de bilinen o gibi çağdaş ustaların niçin şiirimizi etkileyemediklerine şaşıyorum.” (Sosyalist Bir dünya, s 306)

Evet, ben ilk kez okuyorum Wallace Stevens’i, ah özür dilesem ne yazar, eksikliğim bu büyük bir eksikliğimdir benim. Sonra internette bir gezinti ile şiirlerine ulaştım, yaşamına ulaştım şairin. Şiirportakal’ın “Bir Konuk” bölümünde sizinle bir şiirini paylaşacağım.

19 Aralık 2013

Şimdi anımsadım, Cumhuriyet Kitap dergideki söyleşimde şöyle bir başlık çıkmıştı üste: Şiiri anlamadan da sevebiliriz. Bu başlık şimdi karşımda “Anlamadan Sevme”. Bu M. C. Anday’ın bir yazısının adıdır. (Sosyalist Bir Dünya, s 130 Çağdaş Yayınları)

Oysa ben bu “anlamadan da sevme” yi daha önceki yıllarda bir yazımda kullandığım bir alıntıdan anımsıyorum. Bu düşünceyi ilk olarak  Yakup Kadri’den okumuştum, bir şiiri anlamadan da sevebileceğimizi.

Şimdi M. C. Anday’ın başlığı “Anlamadan Sevme” çok sevindirdi.

İlgili yazının bir bölümünü Blogun mektup bölümünde bu bulacaksınız.

19 Aralık 2013

Oktay Rifat’ın Şiir Konuşması adlı kitabı öyle elden hemen bırakılacak bir kitap değil. Şöyle bir sayfasına ilişiverin, sizi sarıp sarmalar, kendine çeker oracıkta dakikalarca eğleşirsiniz.

Şu “imge” sözcüğü ne çok kafamı yoruyor benim. Şiirin gizi, büyüsü biraz da imge ile ilgili olsa gerek. “Otomatik Yazı” adlı yazıyı okurken bir bölümünü tekrar okudum. Dönüp yine okuyacağım. İşte bir bölümü:

“İmge, şairin yakaladığı ama duyular alanına girmeyen bir gerçeği ete kemiğe bürümek, duyum alanına sokmak için kullanılan bir biçimdir. Otomatik yazıyla elde edilen imgenin bir karşılığı olup olmadığı bence önemli. (…) imgelem dediğimiz güç insansal bir yeti olduğuna göre, bu görüş, yine de gerçeğin dışına düşmek anlamına gelmez. İkinci önemli bir nokta da şu, bence: sözcüklerin anlamlarıyla dilediğimiz gibi oynayalım, ama dilin ruhuna, söylenişine bağlı kalalım. Şiir yazarken bir yandan dili işlediğimizi, dile yeni olanaklar getirdiğimizi akıldan çıkarmayalım. Bir şey daha var: Şaşırtıcı olağanüstü – ki gerçeğin damarlarından biridir – yalın söyleyişle de yakalanır. Yine Edip Cansever’den bir örnek veriyorum:

Kolladım yıllar yılı düşler düşü.

Bir avcı gibi ablamı

Ölmedi ki.

Hem yalın, hem olağanüstü, hem de içine bir roman sığacak kadar gerçekçi. Bilmem yanılıyor muyum?” Şiir Konuşması,  s 266, Adam Yayınları.

Kedi Kültür Merkezinde:Mehmet Büyükçelik, Hasan Varol, Halim Yazıcı,Selami Şimşek ve diğerleri.

21 Aralık 2013

Şiir atölyesindeki programı bitirdikten sonra (ben de Oktay Rifat’ın Şiirde Anlam yazılarını özetlemştim)  Mehmet Büyükçelik ile Halim Yazıcı’yı  dinlemek üzere Alsancak’ta bulunan Kedi Kültür Merkezi’ne gittik. Halimden “Caz Kedisi” başlığında şiir serüvenini dinledik. Oldukça iyiydi, şiir adına şiiri adına yararlıydı. Hayatla başa baş giden bir şiir.

23 Aralık 2013

“29. Gün

Güzel şiir? Bir yeri güzelse, o şiir güzeldir. Ama geri kalan bölümleri de ortalama düzeyi tutturmalı. Zaten öyle olur. O bir kıymık güzelliği yakalayabilen kimse, daha alt düzeye istese de inemez. Bu konuda rastlantı olamaz. Ama aynı şiirde.

Güzel kadın? Güzel kadın biraz başka benim için. Her şeyi güzel olacak, öyleyken bu güzellik ufak bir noktada aksayacak (burnunun çok küçük ya da çok büyük olması gibi). Yani bir kıymık çirkinlik taşıyacak.”

Cemal Süreya.

“Bağırdım kan gibi aktı sesim.”

Özdemir Asaf.

İşte günlük okumalarımdan bende kalanlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder