4 Haziran 2014 Çarşamba

Günce, Mayıs 2014

Günce, 2 Haziran 2014

Mayıs ayında Orhan Veli ile ilgili yazılar okudum, İzmir Kitap Fuarında iki üç toplantıda Orhan Veli ve Garip üzerine sunumlar dinledim. Orhan Veli üstüne Sözcükler dergisinin 48. sayısında güzel yazılar vardı, bunlar beni Orhan Veli ve Garip şiirinin ilk oluşum yıllarını araştırmaya götürdü. Bu nedenle gün gün de yazamadım, ama yazdıklarımı, notlarımı okuduğum tarihler altında burada paylaşmak istiyorum. Bu okuma sonucu elde edilmiş notlar bir bütün oluşturmaktadır. Benim de amacım, değişik okumalarla ve kaynaklarıyla bende kalıcı olmasını sağlamak, “Söz uçar yazı kalır”. Eh, yazınca da bir paylaşmak kalıyor ki geriye ilk kez gecikerek de olsa yine paylaşmak istiyorum. Neden böyle oldu, gecikme nereden çıktı derseniz, Mayıs ayı sonunda Antalya Sanatçılar Derneğinde “Orhan Veli Yüz Yaşında” sunumunda görevliydim, Antalya’daydım ve yanımda bilgisayarım yoktu. O nedenle gecikme oldu, özür diliyorum.

Cemal Süreya, Ataç için “Türkçenin sözdizimini buldu”, “Orhan Veli ve arkadaşlarına Ataç’ı da ekleyiniz” der, bir yazısında. Haklıdır, gerçekte Nurullah Ataç ile Orhan Veli’nin yaptıkları birbirini tamamlayan, bütünleyen çalışmalardır. Cumhuriyetle yeni bir dile kavuşan ülkemizde Türk dilini geliştiren çabalara, eski şiiri yıkan Orhan Veli ve arkadaşları da büyük katkıda bulunur.  O nedenle bu okumalar içinde Ataç’ın düşünceleri Orhan Veli’yi beslemiş ve çalışmalarında yönlendirmiştir.

Mayıs ayı okumalarım.

2 Mayıs 2014

“Dil bir medeniyet olayıdır. Bir medeniyetin kurduğu bir dil başka bir medeniyetin düşündüklerini söyliyemez, yetmez onu söylemeğe. Bir ulus medeniyetini değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır. Bunun içindir ki biz Türkler, yüz elli yıldır bir dil sıkıntısı çekiyoruz.” (Nurullah Ataç, Varlık)

“1937 yılı içinde Oktay Rifat’ın, Melih Cevdet’in, Orhan Veli’nin şiirlerini okudunuz mu? Onlar henüz kitap çıkarmadı, yazılarını Varlık mecmuasında görüyoruz. Biraz Fransız sürrealistlerin yazılarını, biraz da Japon kai-kailerini hatırlatan küçük küçük parçalar... okuyanların çoğu onlarla alay ediyor, manasız buluyor, belki şaka için yazıldığını söylüyor. Ben, gerçekten söylüyorum, onlara bayılıyorum.” (Nurullah Ataç.)

“Orhan Veli, temelde vezne ve kafiyeye değil, bunların kötüye kullanılmasına karşıydı. Ve yukarıda sözünü ettiğimiz zaman parçası, bu kötüye kullanmanın milyonlarca örneğiyle doluydu.  Orhan Veli, vezni ve kafiyeyi bir süre tatile yollamak zorunda kaldı. Gerçek şiirin özgürlüğü de, sözcüklerin eşitliği de başka türlü sağlanamazdı. 

(Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, YKY)

Merak edip, Bütün Yazılar adlı kitabından Behçet Necatigil’in Orhan Veli ile ya da Garip ile yazısı var mı, bakıyorum. En güzel, kısa olan değerlendirmeyi Behçet Necatigil yapmış. Şöyle:

     Behçet Necatigil: Şiirimizde “Bir sene gibi kısa bir zamanda üslup, ufuk, biçim değiştiren üç şairin yeni tutumları, şiirimize birbirlerini desteklemekle güçlenen yeni bir yönelişe, geleneklik hedef ve değerlerden bir süre için kopmaya yol açmıştı. Garipçiler, ortak kitapları Garip’i, üzerine davalarını vurgulayan bir kuşak geçirerek satışa çıkardılar: “Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.” 

(1941) Behçet Necatigil, Düz Yazılar 1, Cem y. s 260

4 Mayıs 2014

 Cahit Sıtkı. “...şiiri vezin doldurmaktan ibaret sanan ve gerçek şiir faaliyetinden haberi olmayan aruz hece softalarını çileden çıkardı. Mizah dergilerinde Orhan’ı tefe aldılar. Ama ne oldu? Orhan Veli adında yeni bir şair türediğini duymayan kalmadı.” (Bütün Yazılar, Can Yayınları, s 75)

Bu yazıyı Cahit Sıtkı,  Kitabe-i Seng-i Mezar şiirinin yayımı sonucu çıkan tartışmalar sonrasında yazar. O yıllardaki bir başka izlenimi de Melih Cevdet Anday anlatır anılarında. Şöyle:

“Bir mısranın  kavuşabileceği  en mutlu durum. Ama istemeden bu duruma yardım edenler onu alaya almışlardı. Hikayesi şöyledir: Bay Nurullah Ataç, bir anketçinin yeni şiirler üstüne sorduğu  bir soruya karşılık, ‘Kitabe-i Seng-i Mezar’ şiirini pek beğendiğini söyler. Ertesi günü anketçi, bu şiirin son mısraı üstüne bir nükte döktürür: Süleyman Efendi değil, Türk şiirine yazık oldu’ der. Bu söz, nükte düşkünü yazarlarımızı coşturmaya yetti.”(M. Cevdet Anday, akan zaman Duran Zaman, Adam Y.)

En büyük tepkiyi gösterenlerden bir de Yusuf Ziya Ortaç’tır

Yusuf Ziya Ortaç:“Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti… Türk şiirinin berceste mısraı diye Yazık oldu Süleyman Efendiye! Rezaletini alkışladılar...Göğüslerinde cehennemler yanan sanat cücelerinin kınalar yakıp, ziller takıp şıkır şıkır oynadıklarını gördük!Sanatın darülâcezesiyle timarhanesi el ele verdi, birkaç mecmuanın sahifesinde saltanat kurdular! (...)

Ey Türk Gençliği!.. Sizi bu hayasızlığın suratına tükürmeye davet ediyorum!”

Başka bir eleştiri de şiirle gelir:

Dehri –i Zaman  şiirinde: Her hâneden etrafına şey sıçratadursun / Orhan Veli’nin sırr-ı velâyet neresinde / Bayraktarı Nurullah Ataç’tır Dekadansın  / Yazdıkları meydanda dirayet neresinde / ...  Berbâd olalı san’at ü şi’rin adı battı vs...

Görüldüğü gibi Garip şiirini yazanların yanında Nurullah ataç da yer almakta.

5 Mayıs 2014

Orhan Veli ve arkadaşları Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat  ilk  şiirlerini Garip adlı  kitapta toplarlar.  Kitabın kapağına da “Bu şiirler sizi şüpheye  sevkedecektir” (1941) sözünü geçirirler.

Geçmiş şiirimize benzemeyen, sokaktaki küçük adamın konuşma havasında şiirlerdir bunlar.

Varlık Dergisi sahibi Yaşar Nabi Nayır: “Gelecek sayılarımız Orhan Veli  ve arkadaşları Oktay Rifat, Melih Cevdet, Mehmet Ali Sel’in şiirimize getirecekleri yeni havayı daha iyi belirtecektir.” der, ilk şiirlerini yayımladığı sayıda.

Bir mizah dergisinde şu yorum çıkar:

“- Bu üç genç şair edebiyatımıza ne getirecekler?”

“- Hava!..”

Burada sözü geçen Mehmet Ali Sel adı Orhan Veli’nin takma adı olup ilk şiirlerini çoğunu bu adla Varlık dergisinde yayımlar.

Garip’teki şiirler ya da Varlık dergisinde 1937 yıllarında yayımlanan  şiirler geçmiş şiire uymadığı için, yadırganan, garipsene şiirlerdir. Adeta dalga geçilir bu şiirlerle. Her dalga geçen şiirleri eleştirir ama böylece reklamını da yapmış olur ve OrhanVeli ile arkadaşlarının şiirler halka daha çok duyurulmuş olur.

Yazılan şiirler içinde en çok gürültüyü Kitabe-i Seng-i Mezar koparır. Bir yandan garipsenir, yadırganır bir yandan da sevilir. Ama “nasır” sözcüğünün şiire girmesine gericiler tahammül edemezler.

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada

Nasırdan çektiği kadar;

Hatta çirkin yaratıldığından bile

O kadar müteessir değildi;

Kundurası vurmadığı zamanlarda

Anmazdı ama Allahın adını,

Günahkâr da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye .

Nurullah Ataç’ın deyişiyle bu şiir, şiirin “vapurlara, tramvaylara, kahvehanelere kadar girmesine” yol açar.

Orhan Veli denince Asım Bezirci’yi titiz çalışmasıyla anmak gerekir. Elimde Altın Kitaplar’dan çıkmış baskısı var.

7 Mayıs 2014

Garip ‘in önsözü bu şiirin maifestosudur. Kapağına geçirilen ““Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.”sözü çok önemli.

Buradaki   “şüphe” sözcüğünü önemsediğimi belirtmeliyim. Bu üç arkadaş bu kitaptaki şiirlerle halkın  konuşma dilinin şiirini yazmışlar,  Türkçe bir kullanmışlardır. “Halkın zevki”ne seslenen bir şiir, “küçük insanın, sokaktaki işsiz ve az gelirli insanın” şiiridir bu. Önsözde vurgulanır. Oysa şiir geçmişte belli bir seçkine sesleniyor, ayrıca Osmanlıca da bilmek gerekiyordu. Halkın ise çoğunluğunun okuma yazması yoktu.

O dönemin eleştirmenlerinden Nurullah Ataç:

“Batı acununun büyük sanatında daima bir arayıcılık vardır, doğu acununun sanatında ise gelenekçilik vardır. (Nurullah Ataç, Dergilerde TDK, s 107)

Yine:

“Dil bir medeniyet olayıdır. Bir medeniyetin kurduğu bir dil başka bir medeniyetin düşündüklerini söyliyemez, yetmez onu söylemeğe. Bir ulus medeniyetini değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır. Bunun içindir ki biz Türkler, yüz elli yıldır bir dil sıkıntısı çekiyoruz.” (Nurullah Ataç, Varlık)

Bu iki düşüncenin Orhan Veli’yi bulunduğu şiiri eleştirmesine, bir arayış içine girmesine katkıda bulunduğu düşüncesindeyim.

Orhan Veli de geçmiş şiirimizin Şeyh Galip’ten bu yana kopuk olduğunu, ancak Yahya Kemal ile Ahmet Haşim’in şimdilerde kopuk şiiri geçmişe bağladığını, Türkçenin şiirini yazıklarını, Nazım Hikmet’in de ayrıca şiir dilinde yeni biçem denemeleriyle şiirimizi bir yere getirdiğini söyler. Ahmet Haşim’in ise kullandığı sözcükler ve şiirinin kapalılığı nedeniyle halk tarafından okunamadığını belirtir ve Haşim’i eleştirir. 

(Bakınız, Şairin İşi, YKY)

“Orhan Veli yazdığı şiirlerde ilkin ölçü ile uyağı atar. Geleneğin getirdiği sınırlamalara, kolaylıklara başkaldırır; benzetme, iğretileme, değişmece, abartma (teşbih, istiare, mecaz, mübalağa) vb gibi  ‘edebi sanatlar’a sırt çevirir. Şiiri müzikten, resimden ayırır. Şairaneliğe kapıyı kapar. Hayale ve tasvire boş verir. Süsten karmaşıklıktan, zekâ oyunlarından vazgeçer Sadeliği, basitliği ve yalınlığı benimser. Duygudan çok akla dayanır.” Ve şairlere artık “ekalliyeti teşkil eden müreffeh sınıfların zevkine değil, çoğunluğa seslenmesini diler.” (A. Bezirci 42)

Orhan Veli ve arkadaşları  Garip şiirleriyle, şiirimizi, alışılageldiği konuların dışına çıkarıyor. Konu alanlarını değiştiriyor (gül bülbül söylemi yerine Süleyman Efendi ve nasırı konu ediliyor), şiir dilini,  konuşma dilinden kaynaklandırıp sözcük dağarcığımızı genişletiyor. “Şiire yeni dünyalar, yeni insanlar sokarak yeni söyleyişler kazandırıyor” kendi deyişiyle. Bu çalışmaları şiirle yapıyor elbette. Yine şiirleriyle dilde savaşıma, eski anlayışa saldırmakta, eski şiiri yıpratmaktadır.

10 Mayıs 2014

Ahmet Haşim’i kullandığı dil nedeniyle taşlar Orhan Veli. Bir onu mu Yahya Kemal’i ve diğer Hececiler’i de... Ahmet Haşim’i imge ve dilindeki kapalılık, halkın sorunlarına suskun tavrına karşı tavır alır, onu da taşlar:

Ahmet Haşim:

“Cânân ki gündüzleri gelmez

Akşam görünür havz üzerine.”

Dizelerine karşılık;

“Cânan ki gündüzleri gelmez,

Akşamları hiç gelmez.” der.

Yine:

“Canân ki Degustasyon’a gelmez,

Balıkpazarına hiç gelmez.” dizelerini yazar.

12 Mayıs 2014

Garip’in  önsözünde yer verilen şu konulara  da değinmeliyim: “Yeni doğup bugünün münevveri tarafından terbiye edilen çocuk” yani şiir okuyanlar, “Şiiri, kendine öğretilen şartlar içinde aradığından, bir tabiîleşme arzusunun mahsulü olan eserleri hayretle karşılıyor. Garip telâkkisi, öğrendiklerini tabiî kabul edişinden gelmekte. Ona buradaki izafiliği göstermeli ki, öğrendiklerinden şüphe edebilsin.”  “Şiiri kendine öğretilen kurallar içinde aramak ve değerlendirmek” ya da bunun tersini yapmak; aramak.”  

Şüphe etmek, ancak, arayıcılık, geçmişi araştırma, sorgulama, geçmişe şüphe ile bakma ile olanaklıdır. Bir de bu geleneğin Şey Galip’ten bu yana koptuğunu iddia ediyorsa, bu da önemlidir. Sonra o güne değin Nazım Hikmet’in dışında herkes, gelenek içinde şüphe etmeden yazagelmektedir. Nazım’ın yenilikleri “hapis”tir.

Şiirin bugüne kadar burjuvazinin malı olduğunu, değişmeyen yanının da “müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmasıdır,” deyip;  “Artık çoğunluğun, çalışanların hakkıdır şiir, onların zevkine hitap edecektir der ve “Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmak.”

“Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni vasıtalarla varılır. Birtakım nazariyelerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni, hiçbir sanatkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. O edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz.”   (Şairin İşi, s 14)  

 Yine: “Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. Yani tamamıyla manadan ibarettir. Mana insanın beş duyusuna değil kafasına hitap eder.” (Şairin İşi, YKY, s 16)

Orhan Veli’nin bu görüşleri önemlidir. Bizlere de ufuk açıcıdır.  Bir başarının kapısını aralayan düşüncelerdir bunlar. Şu görüşü de eklemek gerekir; bir yazısında, şiirde, sanatta, yazanların “baş tasalarının, sanatın düzeni,  sanatın işçiliği” olduğunun altını çizer.  “Düzen dediğimiz şey, işçilik dediğimiz şey sanatkârdan sanatkâra değişir. Biz bunlardan bazılarını, daha evvel de görmüş olduğumuz için biliriz. Ama bazılarını da bilmeyiz. Çünkü ne o türlü bir işçilik görmüşüzdür, ne de öyle bir ölçü, öyle bir düzen olabileceğini düşünmüş veya başkalarından işitmişizdir.  Fakat herhalde, sanat adamının, bizim bilmediğimiz nisbetler içinde de eser verebileceğini, hiç değilse vermeye çalışabileceğini  aklımızdan çıkarmayalım.” (Şairin İşi, YKY s 171)

Bu çıkış noktası önemlidir, bildiklerimizin dışında bir biçimde önümüze gelen bir metni yadırgamak yerine, “böyle de yazılabilir, neden olmasın!” diyebilmemizi sağlar, öğretir.

Bu bakış açılarıyla geçmiş şiiri sorgular ve yazdığı şiirlerle şu sonuca ulaşır Orhan Veli ve arkadaşları.  Sonucu, Asım Bezirci: “Orhan Veli yazdığı şiirlerde ilkin ölçü ile uyağı atar. Geleneğin getirdiği sınırlamalara, kolaylıklara başkaldırır; benzetme, iğretileme, değişmece, abartma (teşbih, istiare, mecaz, mübalağa) vb gibi  ‘edebi sanatlar’a sırt çevirir. Şiiri müzikten, resimden ayırır. Şairaneliğe kapıyı kapar. Hayale ve tasvire boş verir. Süsten karmaşıklıktan, zekâ oyunlarından vazgeçer Sadeliği, basitliği ve yalınlığı benimser. Duygudan çok akla dayanır.” Ve şairlere artık “azınlığın, müreffeh sınıfların zevkine değil, çoğunluğa seslenmesini diler.” ( Orhan Veli, Altın Kitaplar, s 42) 

İşte kısa bir değerlendirme ile Garip, şiirimizdeki bir zevki kovmuş, yeni bir zevki getirmiştir şiirimize.

Orhan Veli’nin kişiliğine bu şiirlerden bakacak olursak, iki şeyin öne çıktığını görürüz: Birincisi, dil çok önemli, Türkçeyi iyi biliyor ve eski şiirdeki tüm biçimleri denemiş, sonuçta yeniyi  konuşma dilinden aldığı sözcüklerle kuruyor; ikincisi ise, devrimciliği.

Kısaca kendi yazdıklarından ve diğer yazarların söylediklerinden alıntılarla değinmeliyim.  Ataç, “Devrimci bir şairdi, şiirde devrim yapan bir şairdi Orhan Veli” der. (Dergilerde, TDK, s 107)

Kısa yaşamında işsiz kalmış, baskılara uğramış, ama yılmadan hem şiirleriyle hem de Yaprak dergisi ve diğer dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla gericilikle mücadele etmiştir. “Ne mi yaptı Orhan Veli?”diye soran Oktay Rifat, bir yazısında: “Göğsümüzü gere gere gerilikle savaştı, diyebiliyoruz; geriliği çoğu yerde de alt etti; şiirde mesela “Yazık oldu Süleyman Efendiye” yahut “Bir de rakı şişesinde balık olsam” da mı ileri mısralar? diyecekler belki bulunur. Ama bunlara şöyle denebilir: Siz mutlak bir ilerilik düşünüyorsunuz. Bu mısraların yazıldıkları tarihlerdeki şartları göz önüne almıyorsunuz. Halbuki gerilik de çağına göre değişir. Orhan’ın bu şiirleri yazdığı günlerdeki şiir piyasasına bir bakın! Aşılan yolu biraz da bu şiirlere borçlu değil mi?” (Oktay Rifat, Şiir Konuşması YKY, s 91)

 “Bu mısraların yazıldıkları tarihlerdeki şartları göz önüne” almak gerekiyor, o yılların baskıları, dönemin bakanına “faşit” diyebiliyor, şiirleri için dil yobazlarınca onca eleştiriye uğruyor, alaya alınıyor, işsiz kalıyor. Yusuf ziya Ortaç’ın yazdıklarını anımsayalım burada: “Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti... Türk şiirinin berceste mısraı diye Yazık oldu Süleyman Efendiye! Rezaletini alkışladılar...” Cahit Sıtkı bir yazısında o yıllar için: ...şiiri vezin doldurmaktan ibaret sanan ve gerçek şiiri faaliyetinden haberi olmayan aruz ve hece softalarını çileden çıkardı” der, Orhan Veli için.

Dil konusunda onca sataşmalara karşı bir yerde “Şu da, bu da öz Türkçeden yana, ben de öz Türkçeden yanayım.” (Şairin İşi-s 380) Garip şiiri ile eski şiir ve dil silkelenmiş, eski sözcükler yok olmuştur, “şiir havalandırılmıştır” Oktay Rifat’ın deyişiyle.

Yaprak dergisinde, 1.6.1950’de  çıkan yazıda şöyle denir: “Yaprak, bütün meselelerin başında, memleket meselesini almış; her şeyden önce çok onlara sarılmış; her sayısında o davanın gerçekleşmesine yarayacak fikirleri savunmuştur. Fikirleriyle de sanatıyla da bu yolun yolcusuydu. (...)Devamında, Orhan Veli: “Bizi sol mu sanıyorsunuz? Evet, soluz. Ama sol ne demektir? Memleketin kötülüğünü isteyen insan mı demektir? Hayır. Olsa olsa, memleketin de bütün insanlıkla beraber, daha ileriye gitmesini isteyen insan demektir. Memleket olsun, insanlık olsun ileriye, ileri fikirlere inanmak, o fikirleri savunmakla gider. Her memleketini seven kişi, her memleketini seven kurum bu işe karışmak, bu yolda savaşmak zorundadır.”  (Şairin İşi, YKY)

 “Şu da, bu da öz Türkçeden yana, ben de öz Türkçeden yanayım. Ama şiirlerimde kelime denemeleri yapmıyorum yapmıyoruz. Bunun birçok sebepleri var. Başta şu hatıra gelebilir: Bizler şiirimizi halkın konuştuğu dille yazıyoruz. Dil davası ise konuşma dilini aşıyor. Okulda öğretilen kültür diline dayanıyor. Daha çok anlaşılması özlenen dil, bu dildir. Ana dili değil, kültür dili... Dava daha çok üçgen mi diyelim, müselles mi diyelim davasıdır... E...şiirde ne müsellesin yeri var, ne de üçgenin... Yeri gelirse elbet üçgen derim.”  

(Şairin işi, s 380)

Dil üzerine tavrı yine Nurullah Ataç ile örtüşmekte, Ataç, Türkçenin gelişebilmesi, yeniliğin oturabilmesi, eskinin yıkılması gerektiğini savunduğu için, Garip şairlerini  bu “eskiyi yıkıcı” çabaları  yönünden desteklemektedir. Bir yazısında: “1937 yılı içinde Oktay Rifat’ın, Melih Cevdet’in, Orhan Veli’nin şiirlerini okudunuz mu? Onlar henüz kitap çıkarmadı, yazılarını Varlık mecmuasında görüyoruz. Biraz Fransız sürrealistlerin yazılarını, biraz da Japon kai-kailerini hatırlatan küçük küçük parçalar... okuyanların çoğu onlarla alay ediyor, manasız buluyor, belki şaka için yazıldığını söylüyor. Ben, gerçekten söylüyorum, onlara bayılıyorum.”

Ataç’ın, Cemal Süreya’nın deyimiyle “Türkçenin en sağlam sözdizimini buldu. Türkçeye, fiilin çevresinde dönen net ve katkısız bir anlatım getirdi. Dilimizdeki karacümleyi en yaman bir şekilde avladı. Kendine özgü bir üslup kurdu. Yenilik şiirini savundu. Eski edebiyatı çökerten bir güç olarak belirdi. Bu açıdan, Yenilik şiiriyle Ataç’ın bir kader bağlantısı vardır: Orhan Veli biraz da Ataç’ın zaferidir; Ataç da biraz Orhan Veli’nin zaferi olmuştur. Hatta Ataç’a bir yerde Garip’in dördüncü adamı, nesir alanındaki örneği desek, yeri. Hiç yoksa, bugün geriye baktığımızda böyle bir paralellik bulabiliyoruz. “ demekte. (C. Süreya, Papirüs’ten  Yazılar, Cem Y. s 47)

Evet, Ataç, sanki Garip’in dördüncü kişisidir. Cemal Süreya başka bir yazısında Orhan Veli için: “Türk şiirinde söz hiyerarşisini yıktı. Sözcük eşitliğini sağladı. Şiiri evrenselleştirdi. Kasket giydirdi ona. Elma yemesini öğretti. Orhan Veli’den sonra Türkçe artık daha arınmış, daha gür bir kaynaktan fışkıracaktı.” değerlendirmesini yapmaktadır. 

(Şapkam Dolu Çiçekle, YKY, s 394)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder