Hasan Varol
6 Nisan 2014
Dört günlük bir yorgunlukla Antalya’dan döndüm. Yolda şiir okuyamadığıma hayıflandım. Geçen ay blogumda paylaştığım Emily Dickinson üzerine yeniden okumaya koyuldum bugün. Elimde iki çeviri varmış:Biri Era yayıncılıktan Dost Körpe çevirisi, diğeri ise Oğuz Cebeci çevirisi Seçilmiş Şiirler, Korsan yayınlarından. Oğuz Cebeci çevirisi kitaplıkta sanki beni bekliyormuş, hemen alıp okumaya başladım. Kitabın başında Oğuz Cebeci’nin bir yazısı var: Çevirmenin sözleri, bir de Emily Dickinson üzerine kaleme alınan “Şairin evreninin yansıtması açısından yararlı” olan Denis Donoghue’ın yazısı (çeviri) var. Elbette çok yararlı yazılar.
Çevirmenin Sözleribaşlıklı yazıda beni hayrete düşüren,” vay be!” dediğim bölümler var; alıyorum buraya:
“19. Yüzyıl Amerikan şairlerinin en büyüğü olan Emily Dickinson’ın” ... New England’ın Amherst kasabasında geçen gizli saklı hayatı boyunca yalnızca yedi şiirinin, o da değiştirilerek ve isimsiz olarak yayınlandığını gören Emily Dickinson’dan kalan büyük miras, 1775 şiir, bugün 20 yüzyıl şiir okuyucu sunun yaşamını zenginleştiren en önemli kaynaklardan biridir.” S 7
Yaşamı boyunca yedi şiir…
Bu kısa alıntı beni hayrete düşürdü, inanın. Yalnızca yedi şiirinin yayınlamış halini görmüş; o da isimsiz yayınlanmış...olacak şey mi bu!? Ve sonradan keşfedilip günümüzde “19. Yüzyıl Amerikan şairlerinin en büyüğü olan Emily Dickinson’ın” oluveriyor. Bu kadar haksızlık olur mu bir şaire, bu nasıl bir durum? İnanın insanın yüreği sızlıyor. Ve sonraları 1858 yılında şiirleri düzenlenip kitapçıklar yayınlanmaya başlıyor.
Şiirleri hakkında kısa bilgi: “Özellikle 1862 (366 şiir), 1863 (140 şiir) ve 1864 (200 şiir) yıllarında en verimli dönemini yaşayan yazar, sayıca azaltmakla birlikte, şiir yazmayı yaşamının sonuna dek sürdürmüştür.”
İkinci yazıdan da bir iki bölüm aktarayım şairi daha iyi tanımak için. BU yazıda Denis Donoghue, şairin söylediklerine de yer veriyor. Örneğin: “Bir kitap okuduğumda – bedenimin hiçbir ateşin ısıtamayacağı gibi üşüdüğünü hissedersem- şiirle karşılaştığımı anlarım...” dediğin aktarır. Yine şairle ilgili, Dickinson, en önemli şiirlerinden bazılarını bu ilişkilerin içinde, kendi kendine oluşturduğu bir tür “dramatizasyon” içinde yaratmıştır. Dickinson’ın şiirindeki “deneyim”in gerçekten yaşanmış ya da yalnızca hayal edilmiş olup olmaması konusu ise, yaratım süreci açısından bir önem taşımaz. Bu ilişkiler, zaman içinde denenmiş, genişlemiş ve zaman zaman da yazara adeta işkence eden bir niteliğe bürünmüştür.” S 17
Burada yazdığı yıllarda hiç mi hiç önemsenmeyen bir şairin daha sonra anlaşılabileceğini ve dünya çapında tanınır olabileceğini öğrendim. Öyle ya biri zamanında çok okunur, unutulur daha sonra; bir diğeri zamanında hiç bilinmez daha sonra ünlü olur, okuyucusunu bulur. Neden olmasın!
Ben Oğuz Cebeci çevirisini okumaya devam edeyim...
7 Nisan 2014
Manavgat’tayım. Sabah bir iki küçük ihtiyaç için çarşıya çıktım. Örneğin bir kapı zili (pilli) bir yerde 20 TL bir yerde 10 TL Nasıl iyi mi? Bu serbest piyasa dedikleri bu mu? Sokak korkunç bir halde sömürürü, yoksulsan yandın artık yaşama hakkı yok!..
Dünkü okumama bir iki ek:
Dickinson, Higginson’a yazdığı bir mektupta ailesinin dinsel tutumundan şöyle söz eder: “Dindarlar – ben hariç- ve her sabah, bir Karartı’ya yönelirler- ‘baba’ diye adlandırdıkları.” Devamında: “İnsan olmak tanrı olmaktan daha büyük; çünkü İsa, insan olana dek tanrılığından hoşnut değildi.”
İlgili yazının devamında, herkesin okuduğundan beslendiği gibi “Emily Dickinson’ın okudukları da, dinsel metinlerin oynadığı role benzer bir biçimde yazarın yaratıcı güçlerinin uyandırılmasına hizmet eder. Bazen bir tek cümle ya da sözcük Emily’yi harekete geçirmek için yeterlidir.” demekte. s.20
Örneğin “Poe hakkında, bir şey söyleyemeyecek kadar az şey biliyorum” diyor, yine W. Withman hakkında: “...kitabını okumuş değilim- ama nahoş biri olduğunu işittim.” demekte.
İşte böyle bir bu koca şair. Hatta yazının sonunda şöyle bir cümle bunu çok iyi yansıtıyor: “1186 Mayısının 15. günü hayata gözlerini kapadı. Böylece, 19. Yüzyılın en önemli Amerikan şairlerinden biri, yaşadığı süre içinde hemen hemen hiç bilinmeden bu dünyadan ayrılıyor ve gerçek anlamıyla ancak 20. yüzyılda anlaşılabilen yüzlerce şiirini ardında bırakıyordu.”
Güneşli bir bahar havası, gezmeye tozmaya ne kadar da uygun dışarısı...
8 Nisan 2014
Sabah altı otuzda satın zırıltısıyla uyandım. Kahvaltımı yaptım, günlük koşturmacaya başlamak için Antalya’nın yolunu tuttum. Manavgat’ın kuzey yönünden gök gürültüleri geliyordu, şemsiyemi de almayı unutmadım.
Arı vızıltısı; bahar geldi ya! En hızlı trenden daha hızlıca güneş kayıp gitti maviliği kana boyayıp... Saat sekiz olmuştu Antalya’da geri dönmek için sokağa çıktığımda. Yağmur çiseliyordu. Şair, “Antalya’da yağmurlar hep iğri yağar” diyordu bir şiirinde. Silifke’de nasıl yağıyordu yağmur? Şimdi bilinmez, belki bilen vardır!
9 Nisan 2014
Dün Antalya’da özel işlerim dışında yine zaman ayırıp sahafa uğradım, Nabu Sahaf benim çokça uğradığım yerdir. Yine İlhami Sahaf, Kitapkurdu Sahaf da var ve başkaları da ama Nabu Sahaf en çok uğradığım sahaf. Beş kitap aldım. Birisi de Cevat Çapan’ın hazırladığı Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi idi. “Yirminci Yüzyıl İngiliz Şiiri” adlı ilk bölümden bir alıntı yapmak istiyorum. Onca okuduklarımızı her zaman dikkatle okumuyoruz. Okuyana belki bir kapı aralar diye alıyorum şu bölümü: “Ezra Pound, T. E. Hulme adlı bir İngiliz eleştirmeninin görüşlerinden yararlanarak 1908’de “İmgecilik” adını verdiği bir şiir akımı başlattı. Şiir dilinde açık-seçikliğe, özgür koşuk ritimleri kullanarak organik bütünlük sağlamaya önem veren imgecilik anlayışı her konunun şiirde işlenebileceği, romantiklerin süslü şiir dilinden kaçınarak gündelik konuşma dilinin benimsenmesi gerektiğini öne sürüyordu. İmgeciliğin ilk sözcülerinden biri olan şair F. S. Flint imgeci şiirin köklerinin Sappho ve Catullus gibi klasik Yunan ve Latin şairlerine uzandığını söylüyor, imge şiiri ile Japon “haiku”ları arasında bağlar kuruyordu.
Ezra Pound’un öncülüğünde William Carlos Williams, D. H. Lawrence, Wallace Stevens, Marianne Moore, e.e. cummings gibi birçok şair imgecilik akımından etkilenmişti.” s 11 age
Buradan Ezra Pound’un yanına bu şairleri de koyarak “imge şiiri”nin nerelere gittiğini, ya da geldiğini görmek, okumak gerekir.
12 Nisan 2014
Şiir iklimine önce Yakın Kitabevi’ndeki Dumansız grup toplantısına katılarak girdim. Daha sonra Karşıyaka’da Şiir Atölyesine gittim Mehmet Sadık Kırımlı şiiri üzerine Atalay Saraç ve Veysel Çolak’ı dinledim. Atölyedeki arkadaşlar şiirlerden örnekler sundular.
Önce Serpil Sahaf’a, sonra Anka, Zeugma ve Kül Sahaf’a uğradım. Anka’dan Çağdaş Amerikan Şiirleri Antolojisini aldım. Kim basmış bu kitabı dersiniz; Nedret Gürcan-Şairler Yaprağı yayınevi. Biliyorsunuz Nedret Gürcan Dinarlıdır ve kitap 1956 yılında basılmış hem de 2000 adet.
Robert H. Ball (A.Ü. Amerikan Edebiyatı Profesörü) bir “öndeyiş” yazmış kitaba. “Özdemir Nutku ile Tarık Dursun K. Değişik şairlerin eserlerini çevirirken, şairlerin anlam birliği içinde kişisel uyarlamalar yapmışlardır. Yani şiirleri Türkçeleştirmişlerdir. “Türkçeleştirmişler” derken çevrilen asıllarından uzak olduğunu kaydetmiyorum. Salt anlamda şiir çevrilmez. Yabancı bir dilin verdiği tüm ölçü, hava ve sesler, Türkçede çok yabancı kalacağından en iyisi, bunları Türk dilinin içinde uyarlayıp söylemektir. Özdemir Nutku ile Tarık Dursun K. bunu başarmışlardır. Bir ulusun okurları yabancı bir şiiri okurken onun hakkında gerekli bütün bilgiyi edinmek de ister. Bunun gibi, başka bir dilden Türkçe dile uygulanan şiirlerde okuyucunun ilgisi, o şiirin kurulduğu dilde okumak güdüsüyle gelişir” demekte. age s.6
Şu bölümün günümüz şiiri adına yeni duyarlıkları bize sezdirdiğine inanıyorum:
“Çağdaş şiirin değeri, insancıl denemelerin hayalî (imgesel) çözümündedir. Yeryüzündeki her insan için alan evrensel bir yazı sanatıdır. Bunlardan başka yepyeni bir sunumu olan ve okurun usunda yeni ışıklar yaratan bir şiir anlayışıdır. Fakat her birimiz bu şiirlere ayrı bir şekilde tepki gösteririz. Amerikan şiirindeki yaşantılı öge, onun çok yönlü olmasına borçludur. “ age s 7
17 Nisan 2014 Balçova
Saat 15.00’deki toplantıda sevgili Ali Orhan Yücelalp’i gördüm. Bir buçuk ay önce kalp ameliyatı olmuş. Şimdi iyi. Ali Orhan 12 Eylül’ün baskısını, zulmünü Mamak’ta görenlerdendir.
Bugün burada sevgili Başkan Mehmet Ali Çalkaya, şair Ataol Behramoğlu ve tanımadığım insanlar konuşacak. Belediye başkanı Mehmet Ali Bey, örgütlü mücadele için “ortak özelliklerimizin” önemli olduğunu vurguladı, “biz”i vurguladı konuşmasında. Başarılı bir başkan kendisi, hatipliği de güzel. Dinletebiliyor kendini. Yine söz Ataol’a geldi; “Aydınlanma Ödülü” için sahneye çağrıldı. Kısaca yaşamını özetledi, militan bir yaşamı, iyimserliği vurguladı. “Atatürk çocuklarıyız” dedi. “Nutuk’u okumalıyız, o zor koşullarda Mustafa Kemal nasıl da örgütlemiş bu halkı” dedi. “Bitti sandığımız yerde başlayan…” şiirinin dizesiyle söyledi. Elbette öncesinde Köy Enstitüleri ve ülkemize katkısı uzunca örneklerle anlatılmıştı.
Marguez, o güzel insan, o büyülü dil!.. öldü demeyeceğim, romanlarıyla, ütopyasıyla bizimle, o bizden biriydi, çok sevmiştim; çok ama çooook seviyorum.
18 Nisan 2014
Sanırım tembelliğimden olacak, okuduğum şu Cevdet Kudret’e Mektuplar’da öyle güzel mektuplar var ki, hem o yıllara gidiyorsunuz hem size “kıyaslama” ile günümüze ve size bişeyler veriyor, öğretiyor hem de dolu dolu edebiyat! Bu edebiyat sözcüğünün içi dolu dolu… Çok sevdim bu mektupları. Ümit Yayınları ne güzel etmiş de yayımlamış bu mektupları. Cevdet Kudret’in iyi bir edebiyatçı “Hoca” olduğunu yazanların verdiği değerden, tartıştıkları konulardan anlayacaksınız. Niyazi Berkes’in mektupları ise bir üniversite salonunda ders alırcasına size Batı ve Doğu’yu tahlil eden çok değerli mektuplar. Ben iki alıntı yapmak istiyorum şimdi. İlki:
“Ah, asıl, şiirlerinizi (sonrakiler değilse bile, Birinci Perde’yi, tekrar yayınlamak imkânını bulursanız! Unutamadığım şiirlerdir onlar, ben onlarla öğrendim şiiri.” demiş B. Necatigil, 1975’de. s 179
İkincisi ise M. C. Anday’dan:
“Benim kitabımı (hani şiirler için istemiştin) her halde almışsındır. Oradaki Mevlana çevirilerinden birinde düzeltmeyi yapıver lütfen.
Ve andolsun ki süt var memesinde
mısraı,
Ve andolsun ki süt var emciğinde
olacak. Bilmem o Mevlana çevirileri işine yaradı mı? Gözlerinden öperim.” M.C. Anday, s 216
19 Nisan 2014
19. İzmir Kitap Fuarı’nın açılışına katıldım. Onca sahaf görünce çok sevindim tabii. Yenilerin yanında sahafların olması bence güzeldi. Uzunca taramak gerek eskileri, aradığımızı bulabilmek için. Sabırla, inatla… Bazan eski kitapların yenilerinden pahalı olduğunu da göreceksiniz.
20 Nisan 2014
Aslında bugün fuara gitmeyecektim ama köylüm Ali Orhan’a ‘geçmiş olsun’a gidince, oradan yine fuar alanına ulaştık. Orhan Veli ile ilgili sergiyi gezdik. Standlara uğradık. Tanıdıklarla karşılaşıp konuştuk. Ataol, Ali Orhan’a “erken çıkmışsın sokağa bu ameliyattan sonra” dedi. Kalp ameliyatı sözü edilen.
21 Nisan 2014
Nazım’la ilgili panele dinleyici olarak katılmıştım, iyi ki katılmışım; konuşmacılardan birisi Gürcü bir Türkolog olan Makvala Kharebava idi. Kendisi Türkolog ve İzmir’de görevli Gürcistan’ın görevlisi. Nazım’ın şiirini sevmiş, Gürcüceye çevirmiş, şiir sevgisi kazanmış. Güzel bilgiler aktardı. Nazım’ın Batum ve Tiflis ziyaretlerini, oradaki kaldığı mekanları, şiirlerini bize aktardı.
Toplantı sonu görüşmemizde yüz kadar şairden bir antoloji yapıp Gürcistan’da yayımlayacaklarını söyledi.
Kurşun Kalem dergisinin hazırlayıp sunduğu şiir dinletisinde şiir okudum. Mine Ömer’e teşekkür etmeliyim beni şiir iklimine çağırdığı için.
22 Nisan 2014
Bugün saat 14.00’te Hayal Yayınlarında imzam vardı. Okuyuculardan gelen sorulara yanıtlar vermek, kitap alanlara imzalamak… Semih Çelenk arkadaşımız biraz geç geldi ama, gelince şiir üzerine, tiyatro üzerine bolca konuştuk. Bir ara şair Achim Wagner de uğradı, şiir konuştuk, çeviri konuştuk. Giderken bir fotoğrafımızı da çekti. Sevdim. Bir kitabımda kullanabileceğimi yazdım kendisine, “sevdiğim” için mutlu olduğunu söyledi.
Saat 16.45’teki “İmbatla Gelen…” adlı şiir dinletisine gittim şiir okumak için. Bu etkinliğe arkadaşım Cahit Çakçıl da katılmıştı dinleyici olarak, söz alınca kendisini tanıtıp yöneticiden rica ettim programın sonunda bize bir şiir okusun Cahit” diye. Ve bize “Mendilimde Kan sesleri” şiirini okudu, çok da beğenildi. Cahit, saatlerce durmadan şiir okuyabilir ezberinden…
29 Nisan 2014
Hişt!..
“Halk şairlerinde de bugün dilimizden düşmüş, ya da sözlüklere pek girmemiş bir sürü zümrüte rastlanır. Karacaoğlan, sallanmak için “çalpanmak”, tuzak için “fak”, başka için “ayruk”, tümü için “alaycığı”, adi için “beribenzer”, üzgün için “mazamaz”, püren çamlarının ince yaprağı için “pür” deyişini şırlatır. Kaygusuz abdal da “vangadak, dangadak,zengedek, fingedek, kangadak, dümbedek” gibi bir yığın yansılama döktürmekten geri kalmaz.”
Salah Birsel, Benim Sözcüklerim, Denemeler TDK Yayınları, s 262
Salah Birsel, yazının sonunda şöyle der:
“Ben bu yazının kaldırımını bana atılan taşlarla ördüm.
İstedim ki, yazılarımda bu ve buna benzer sözcüklere rastlayanlar şarmaşaşkın olmasınlar ve de bütün bilgisizliklerini ortaya döküp al pancar kesilmesinler.
Kaldı ki, ben bu sözcükleri çokluk yazımı süse ve püse vurmak, ondan alaysama uçakları havalandırmak için kullanıyorum.
Bilmem anlatabildim mi?” age s 267
Bu sözcükler bizim geçmişimiz, oldukça da hoş, çoğu zaten Toroslarda kullanımda. O yaşantı daha ölmemiştir, bu ülke bir sanayi devrimi ile değişime uğramamış olup, olsa bile o sözcükleri kullanımı içinde o yıllar içinde değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.
Sahi Salah Birsel yerel sözcükler mi kullanmış yoksa(!)…
30 Nisan 2024
Orhan Veli ile ilgili okumamı sürdürüyorum. Umarım notlarımı birleştirip bir yazı elde edeceğim. Onca okuduklarımdan anlıyorum ki, Türkçenin varlığı için çalışmış.
Hani hafta sonun “sokak” üzerine konuşacaktık ya, bakınız neyle karşılaştım.
Bahar gelir gelmez
Sokağa çıkar çıkmaz
Elif’i görür görmez.
Metin Eloğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder