Aydan Yalçın
AKDENİZ’DE BİR İNCİR KUŞU: Hasan Varol Aydan Yalçın
ARDIÇ TÜRKÜLERİ (1991-Güneş Yay.)
Şairi şiir yazmaya çağıran iki şey vardır. Birincisi; şair yapıtını oluştururken
ona tarihsel, toplumsal ve kültürel bir ortam hazırlayacak olan ‘gelenek’tir.
İkincisi ise; Diğer şairlerin yapıtlarıdır. Diğer şairleri okuyan genç şair, böylelikle
şiir dünyasındaki yerini belirleyecek, kendi özgün yapıtını oluşturacak ve şiir
dünyasına eklemlenecektir.
Hasan Varol, bunu iyi bilen ve şiirine başarıyla yansıtan bir şairdir. Bir
kere doğup büyüdüğü coğrafyayı çok iyi özümsemiştir. Bu özümseme onun
insana olan sevgisi, halkına ve ülkesine karşı duyarlılığıyla birleşince, yaşam
karşısındaki duruşuna yansıyıp şiirlerine sızıyor.
Varol’un ilk kitabı “Ardıç Türküleri”1991 yılında çıkmış. 1952 doğumlu
olduğuna göre 39 yaşında bir ilk kitap, belki birazdan bu gecikmenin sebebini
açıklar bize. “Ardıç Türküleri” bir ilk kitap olarak oldukça başarılı bana göre. Bu
başarının altında yatan, şiirlerin aceleye getirilip kitaplaşmadan önce iyice
demlendirilmiş olması olabilir. Kitapta yöresel dilin oldukça yoğun kullanılması
belki başkalarını zorlayıp yorabilir, ama ben bir Akdenizli şair olarak büyük keyif
aldım. Ben işim gereği doğup büyüdüğüm Akdeniz’e hep özlem duydum,
tutuklu yaşadım. Belki bundan, bazı Akdenizli şairlerin şiirlerinde beni şöyle
derinden sarsan, doğup büyüdüğüm topraklardan süzülüp gelen, hatta
unuttuğumu sandığım ama dilime yüreğime doğuveren bir sözcük, bir imgeyle
karşılaşmak beni heyecanlandırır. Varol şiiri bana bunu yaşattı diyebilirim.
“Ardıç Türküleri”nde şair daha çok yaşamı sorgular. Bu sorgulama olumsuzluk
penceresinden değildir, yaşamı anlamlandıran değerler üzerindendir. Yaşamın
gizil gücü olan doğanın her bir parçası onu yaşama çekmekte, yaşama sevinci
vermektedir. Laleler, kar göletleri, çirişler, rüzgâr, güneş, ay, bunlardan
birkaçıdır. İnsana sunulmuş tüm bu güzellikler karşısında şair şaşkındır ve tıpkı
bir at yelesini tutar gibi yaşama tutunmak onu kontrol etmek isteğindedir. Buna
ulaşmadaki en büyük gücü ise sevgide bulmaktadır. Ona göre sevgi insanı insan
yapan en büyük damardır.
Civcer ayranı, ballık otları, tozağan, menengiç, harnup, yarpuz gibi
Akdeniz yöresine özgü birçok sözcüğü bilenlere hatırlatırken, bilmeyenlere de
öğretir. Akdeniz’in insanın yapısı, bölgenin coğrafyası, tarihi, kültürü hakkında
bilgi verirken “türül türül tütmek, çımgışmak, şavıldamak” gibi birçok yerde hiç
duyulmamış sözcükleri ve deyimleri cesurca kullanmaktan da kaçınmaz.
Şairimizin kitabında zaman zaman, Türk ve Dünya şairlerine göndermeler
yaptığını görüyoruz. Örneğin: Nâzım’ın “Hava kurşun gibi ağır” dizesinden
esinlenen şair “ Yüreğim, ekmeğin kavgasında bir kurşun kadar ağır olmalı”
diyerek şiirinde güçlü bir dize kuracaktır. Sevgili tanımlanmasında ‘gözler’ daha
bir öne çıkar. Bazen balık, bazen sincaptır gözler.
Onun için, yüreğin en güzel dilidir türküler. Çünkü yüreğinin yangınını en
iyi türküler dile getirir. Acının, hasretin, sevdanın türküsünü, aymazın, halden
bilmezin alnına adeta nakışlamak ister şiirlerinde şair. Hatta bazı şiirleri sanki
türkü formatında yazılmış gibidir. Bunun Karacaoğlan geleneğinden geldiğini
düşünüyorum.
Ay geceleri ay geceleri
Kış ay geceleri
Yıldız doğmaz dağlara
Ay geceleri
Kozaların ak bulut yarıldığı gece
Armutların ak çiçek açıldığı gece
Karların ışıl ışıl yandığı gece
Vurgunum ay geceleri
Durgunum akacağım
Bendimi yıkacağım
Dağ başı ay geceleri
Elde filinta dağlarda
Fabrikalarda geceleri.
Toroslar’da yörük kültürüyle doğup büyümüş, doğayla iç içe olan Akdeniz
insanın büyük şehirde yaşaması gerçekten zordur. Adeta sıkışıp kalma, nefes
alamama gibi bir duygudur bu. Hasan Varol gibi Akdenizli bir şair olan
Abdülkadir Bulut’ da işi gereği İstanbul’da yaşamak zorunda kalmıştır.
Bulut “Acılar Yurdumdur” kitabında doğup büyüdüğü yerlere olan hasretini
şöyle dile getirir:
Üç yıldır Alibeyköy’deyim
Sabahları yağan yağmurlara
Karışarak başlıyorum her şeye
Şiire, aşka ve arkadaşlığa
…
Üç yıldır Alibeyköy’deyim
Taş aralarına sıkışıp kalan
Zeytin köklerini andırıyor
Hayat burada
Hasan Varol’da da aynı acı vardır. Ona göre ‘dağların türküsü’ ne
eyerlemişsen kendini, şehir hayatı katlanılmaz olacaktır. Bu acıyı bakın nasıl işler
“Ardıçların Türküsü”nde:
Bilmiyorum bilmiyorum
Yaşamadığım çocukluk anılarım ne zaman bitecek
Ne zaman silinecek dağların türküsü kalbimden
Alışabilecek miyim şehrin kahpeliklerine
Kalbimde bir türkü:
Ardıçların meşelerin türküsü / bitmiyor kalbimde
Alışmalıyım çirkeflerin güzellerin koyağına
Alışmalıyım
Uça göçe yaşanmıyor bu şehirde
Şehrin nabzını dinlemeli
Yön vermeliyim kalbime.
Şair için yörük çocuğu olmak ‘dağların’ ve ‘yıldızlar’ın çocuğu olmak
anlamına gelir. Çünkü kıl çadırda yer yatağından gökyüzüne bakıp, yıldızları
seyrederek uyumak bir yıldız olup diğerlerinin arasına yerleşmek gibidir:
Anamdan doğalı
Karlar içinde kıl çadırlarda
Yıldızların kucağında yıldızlar kucağımda
Dağ çocuğuyum ben yıldızların çocuğuyum
Şiirini slogana bulaştırmadan, kavgaya da yer verir Şiirlerinde Hasan
Varol. Oldukça yalın bir dille kaleme aldığı şiirlerinde halkını ‘ekmeğinin
kavgasına’ çağırır. Şair toplumsal dertlerin yüküyle doğmuştur bir bakıma. Hele
bir de çileli bir ortama doğmuşsa. Hasan Varol, tam da bu noktada halkının
acısını, ekmek kavgasını, yüreğinin sevdasıyla harman edip bunu haykırma yolu
olarak şiiri seçer. Çukurova işçilerinin ekmek kavgasını işler şiirlerinde. Şiirinde
ustalarını seçmiş, gideceği izi belirlemiştir.
Ben o meşelerin altında büyüdüm
Çorlar çintikledim salep çiçeği sevgileriyle
Büyük ağır gecelerin uykularında
Bir dağım senle
Yeşil bir fidan defneden
Ağır akan ırmak türkülü
Ben beni verdim dağlara
İz süreceğiz Mayakovski, Lorca, Neruda ve Nâzım’la
Kürneğimizden
Sevdalarla boşanacağız dağlara
Şaire göre bir halkın türküsü susarsa, dağları da yıkılacaktır. Çünkü; aşkın,
barışın, umudun türküsü en güzel dağlarda duyulur. Ve bu türküyü en güzel
şairler söyler. Tıpkı Mayakovski, Lorca, Neruda ve Nâzım gibi… Hasan Varol da
daha ilk kitabıyla şiirin peşine düşer ve ustalarının peşinden gider.
KALBİM UÇURTMA (1992- Broy Yay.)
Bu kitapta da yine ‘türkü dili’nin öne çıktığını görüyoruz. Artık şair;
çamların, rüzgârın, meşelerin, tayların, kısaca yaşamın türküsünü fırtınalı bir
dille de olsa söylemeyi öğrenmiştir. Bu dil oldukça yalın, zaman zaman uyakların
ve müziğin öne çıktığı bir dildir. “Ardıç Türküleri”nde yaşamı kontrol etme
isteğiyle yanıp tutuşan şair, artık yaşamı tanımakta, inceliklerine inebilmekte,
bunu şiirlerine yansıtabilmektedir. Kitabın ilk şiirleri bana biraz ‘Garip Şiiri’ni
anımsattı. Örneğin “Nar Çiçeği” şiiri:
Nar çiçeği ne zaman açar?
Sulanınca her zaman
Rengini kimden alır, kızılı?
Benden alır, sevgilimiz dudağından
Nasıl büyür, boy verir?
Ben sarıp sevdiğim zaman.
“Kalbim Uçurtma”nın ilk bölümlerinde doğanın, çiçeklerin, böceklerin öne
çıktığını görürüz. Şair bazen bir dereyle, bazen bir kuşla, bazen de bir çiçekle
konuşup dertleşir. Şiirlerinde öykülemelere gider:
Yalılara çarpan sular martılar çığlıklarıyla
Balıkçılar ağları başında eli sepetli
Kaleiçi’nde
Sappho, akça kızlarını toplamış da başına
Lir çalıyor.
Şiirlerinde “köylerde ev duldalarına kukumav kuşları konardı” gibi ilginç
aliterasyonlara da rastlanıyor.
Kitap bölümlenmemiş ama bir kısım şiirlerde toplumsal sorunların,
paranın gücü karşısında kaybedilen insanlığın, emeğin sömürüsünün şiirleriyle
karşılaşıyoruz. Örneğin; “İğdiş” şiirinde dönemin iktidarını da yanına alan
emperyalizmin, ülkeyi nasıl ‘iğdiş’ ettiğini, kısırlaştırıp insanları birbirine
düşürdüğünü, barışı ve kardeşliği nasıl yok ettiğini anlatır.
Yapılar çatlak çatlak sıkıntıdan
Pencereler yetmiyor çığlıkları dışarıya atmaya
Kan sızdıran duvarlar yetmiyor…
…
Daha iyi anlıyorum şimdi
Kardeşlik kalkmıştır!
“Dilime Düştüğü Zaman“ şiiriyle ‘12 Eylül‘ü sorgulayıp, çekilen acıları,
sönen hayatları, yapılan işkenceleri oldukça lirik bir şekilde düşürür dizelere.
Onun için Eylül; narların koyunda çatlaması, yüreklerde fırtınaların kopması,
evlerin basılıp nalçalarla çiğnenmesi, doğruların yerine yalanın hilenin geçmesi,
işkenceler görülüp memelerin sütten kesilmesidir. Halka, toprağın kan emdiği
omuzu apoletlilerin kudurttuğu bir hayatın yaşatılmasıdır.
Emperyalizmin sömürgesine giren ülkesinin bağımlılığının her geçen gün
artması, sevginin ve insani değerlerin azalarak paranın gücünün öne çıkması ve
toplumun inceliklerini yitirip tüketim toplumuna dönüşmesi şairde derin acılara
sebep olmaktadır. Burada;
“Ah! Kimselerin vakti yok, tutup ince şeyleri anlamaya” diyen Şair Gülten
Akın’a bir selam göndermeden olmaz.
Evet, bu kirlilik karşısında Hasan Varol için tek çözüm; sevdiğinin elinden
tutarak, kalbini uçurtma yapıp uçup gitmektir gökyüzüne…
Duraktan uzaklara bakıp gel diyorum sevgilime
Gel uyutan bir afyon oldu bu uygulanan ekonomi
Ve ahlakı, beklenmeyen doğal afet, sel baskını gibi
Çok evlilikler sarsıldı bu yıllarda, yıkıldı
Sevgiler eridi tüketim reklamları karşısında
Tut elimi harlı bir karanfil gibi
Gidelim seni seven kalbim uçurtma.
ÇİÇEK ATLASIM (1994- Güneş Yay.)
Çocuk şiirlerini topladığı bir kitaptır. “Çiçek Atlasım” ‘da dünyanın ve
insanın kirlenişine ‘çocuk duyarlılığıyla’, bir çocuğun penceresinden seslenir
Hasan Varol. Doğaya ve insana olan sevgisini çocuk diliyle işler şiirine.
AŞKA SÜT PORTAKAL ÇİÇEĞİM ( 1996- Güneş Yay.)
Şairin toplu şiirlerine adını veren şiir bu kitapta karşımıza çıkıyor.
Aşka Süt Portakal Çiçeğim’de şair kendinden yola çıkarak, kent
yaşamındaki sancıları, kentteki bireysel bunalımları, yaşamın zorunlu kıldığı
ayrılıkları, yaşanılan çağın sorunlarını, günlük kaygıları ve araya sıkışıp kalan aşkı
anlatır.
Kitabın ilk üç şiirinde şairin kızına sevgi ve özlem dolu seslenişine tanık
oluyoruz. Karnı doyup uykuya dalan bir bebeğinin bir şair baba gözünde, ilginç
benzetmelerle nasıl şiirleştiğini görelim:
Örteyim üstünü minnacık ellerin üşümesin
Sütünü içirip yatırmıştım muzlu sütünü içirip gözlerin
Baktım ak çakıllar içinden geçen su gibiydi gözlerin
Gülerken uyumuş, uykuda küçük bir göl gözlerin.
“İncir Kuşu” şiiri ise yıllar sonra toplu şiirlere adını verecek bir şiir olarak
karşımıza çıkar kitapta. Hasan, birkaç ay önce toplu şiirlerine kitap adı olarak
seçtiği birkaç ismi bana saydığında, içlerinden “İncir Kuşu”nu seçmiş, ayrıca bu
adı çok da sevmiştim. Bana göre Akdeniz’i anımsatan, Hasan Varol şiirinin
coğrafyasına denk düşen, sımsıcak naif bir kitap adıydı. “İncir Kuşu”nun, sessiz,
uslu, yalın bir şiir yazan, Edip Cansever’in deyimiyle “yaşadığı yere benzeyen”
şairin şiirlerine yakıştığını düşünüyorum.
“Çiçek Atlasım” şiiri III. Kitaba adını verse de burada karşımıza çıkıyor.
Aslında bu şiir III. Kitaba girebilirmiş. Diğerlerine göre biraz daha çocuk diliyle
yazılmış derinliği olan bu şiirde şair yaşadığı coğrafyayla barışıktır. Ruhunun
üşümesini şiirle, teninin üşümesini ise güneşle ısıtır.
Bu kitabın bazı şiirlerinde ‘hece vezni’ denemelerinin yapıldığı, iç ve dış
uyakların biraz daha öne çıktığı görülür. Aslında Hasan Varol’un şiir sürecinde,
şiirlerinde yalınlığı mutlaka koruyarak farklı şiirsel tekniklerden her an
yararlandığını görüyoruz. Şairin şiirini daha ileriye taşımak için farklı şiir
tekniklerini denemekten kaçmadığını söyleyebiliriz.
Kitapta peş peşe gelen “Uslu Dur Kalbim ve “Kapanmış Fırtınalardan“
şiirlerine geldiğimizde ise; Varol’un önceki kitaplarında görüp alışageldiğimiz
mutluluğu, aşkı, hayata olan heyecanını yazan coşkulu kalemi gitmiş yerine
hüzünlü, kaygılı, zaman zaman isyankar bir kalem gelmiştir. Artık 43 yaşına da
gelen şairde ‘yaşlanmanın verdiği bir hüzün de hâkimdir. Necatigil “Şiir, şairin
içine taş gibi oturmuş olayları, olguları kâğıda dökme işidir “ der. “Şairin
hayatının da şiire dahil” olduğunu düşünürsek, “Aşka Süt Portakal Çiçeğim” bir
nevi şairin kendiyle ve hayatla yaptığı yüzleşme, bunun sonucunda yaralarını
şiirle sağaltmaya çalıştığı bir kitaptır. Özetle; hayatın ve insanın sevgisizliği ve
somurtkanlığı karşısında şairin ne kadar mutsuzlaşıp, yoksullaştığını anlatır.
DENİZ (2011-Artshop Yay.)
Şairin son kitabı “Deniz” de şair artık hikmet burcuna girmiştir. O şiirin
patikasında bir gezgindir artık. Portakal çiçeklerinden topladığı sözcüklerle emin
adımlarla ilerler şiirin patikasında. Gittiği her yere en büyük aşkını, ‘Akdeniz’i
götürmek ister.
Cebimde sözcükler
Portakal çiçeklerinden topladığım
Yollara döke döke gideyim
Sözcükler ak ak köpük olsun
Gideyim
Varsın
Salyangoz gibi sürüneyim
Akdeniz
Aşk ol içimde, gideyim.
Varol şiirinde nesneyi imge düzeyine çekmek yerine onu saf halinde
bırakarak vurgularla ve ek sözcüklerle destekleyerek daha da özüne götürüyor
ve daha da güçlü kılıyor.
“Biliyorum nergis suluyorsun / şimdi / beni kokluyorsun”
Bazı arkadaşlar Varol şiiri için Abdülkadir Bulut şiirinin son halkası
diyorlar, buna kesinlikle katılıyorum ama ben yine de son halkası olmamasını
diliyorum, çünkü Akdeniz’in, Toroslar’ın, yörük kültürünün daha birçok şiiri
yazılabilsin istiyorum.
Metin Demirtaş “Abdülkadir Bulut’u Anarken “ adlı şiirinde şöyle demişti:
Arkadaşlarla/ Abdülkadir’i anıyorduk ki/ birden ortalığı/ kekik ve nane kokusu
sardı
Yahu arkadaşlar/ hele bir bakın/ şiirleriyle sokaktan /Abdülkadir geçiyor
olmasın
Kaybedilen veya hasret çekilen bir dostun yürekte bıraktığı sızıyı Andre
Verdet’den yola çıkarak ve de şiirde müziği öne çıkararak bakın nasıl anlatır
Hasan Varol:
Sessizlik içinde birden
Aralanırsa kapınız
Kimi zaman kendiliğinden
Yeşil yaprağın üzerine sinmiş
Kavuşmaya hasretlik çeken
Bir dost kokusudur gelen
“Deniz” şiirlerinde daha çok yalnızlık, hasretlik, özlem ve anılarda yapılan
yolculuklar vardır. Köyevinde yalnızlığı, anıları ve inişli çıkışlı duygularıyla
ağrılıdır şair. Tıpkı Cemal Süreya’nın deyimiyle “ Vurdukça kendini taşlara
çoğalan, ama hiç dinmeyecek olan” bir ‘su’dur. Akdeniz yöresine ait bitkiler,
doğal zenginlikler her an hissedilir şiirlerinde.
“Kalbimde Pataralı kız, ellerimde mersin kokusu” derken. O güçlü mersin
bitkisinin kekre kokusunu bize çok iyi duyumsatır. Burada bir parantez açmak
istiyorum (Sabit hoca, şiirler karanfil kokuyor vs… şairler birbirine övgü
düzüyorlar der) ama gerçekten “Pataralı Kız “şiiri bal gibi “mersin kokuyor. J
ben bu şiiri okuyunca o kokuyu hissettim.
Kitabın ilginç şiirlerinden biri de şairin “Günlükler” adını verdiği uzun
şiirdir. Burada şair kendini sorgular, özeleştiri yapar bir bakıma. O, Saif Faik gibi
“yazmazsam çıldıracaktım” demez.
“Merak mıdır bilmem yazdıklarımın nedeni / soru sorsam yanıt alsam /
düşünsem düşünsem / biçim versem ey yaşam!” der.
Yazma sebebini, hayata dair sorularına yanıt aramak olarak açıklar.
Burada önemli bir nokta; bu açıklama ve elde edilen sonuçlar ona yaşamını
biçimlendirme şansını verecektir.
Burada merak ediyorum, Hasan Varol acaba şiiri bir yaşam biçimi olarak
mı algılıyor, ya da şöyle diyeyim, şiir onun kurtarıcısı, koruyucu meleği, yol
göstereni mi? Bana öyle geldi.
Şair “Deniz”de kendini mutlu edecek, hayat bağlayacak küçük sevinçlerin
peşindedir. Çünkü küçük şeylerin sevinci onu başka bir âleme götürür. Sevgili
yanında olmasa da kalbi çocuksu bir sevinç içindedir. Umudun, sevincin,
mutluluğun şiirini yazmak ister:
Ne güzeldir bulutlu bir ikindiüstü yağmur çağıran kırlangıç
Tut elimi, dondurma param cebimde, hopla hopla şimdi
Kalbimden kanat açan güvercin gibi geç
“Deniz”de şairin yöresel dili biraz daha azalttığı görülse de şiirde yalınlık
sürer. Dizeler biraz daha uzamıştır, daha bütünlüklü uzun şiirlere rastlarız.
Amado’dan “İnsanın anayurdu çocukluğudur” alıntısıyla girdiği “Bir Kentin
İzleri” adlı uzun şiiri kitabın önemli, güçlü şiirlerinden biridir. Gerçekten de
Mersinin doğal ve tarihi güzelliklerini şiir formatında adeta nakış nakış işlemiş
şair.
Meşe, ladin, katran kokularının indiği sabah serini sokaklar, Müftü
Köprüsünde başlayan yağmur, Berdan Çayının etrafa yaydığı serinlik, çiğdem,
sedir, kuşburnu, nergis kokuları, defne gölgeleri, Karacaoğlan’ın dağda taşta
bıraktığı izler, Aya Thekla, Aziz Paul, Yedi Uyurlar mağarası, üzüm bağları,
Dedeler Köyündeki üç şerefeli camii, çerezye yiyen çocuklar, gezici simit
sergileri ve Toros yörüklerinin yaşamlarından kesitler …
Hasan Varol’un toplu şiirleri üzerine benim diyeceklerim bunlar. O
yaşadığı coğrafyanın tüm güzelliklerini, şiirsel yetkinliğiyle bütünleştirip yalın
ama derin sözlerle bize sunuyor. Adı toplu şiirler olsa da ben yeni şiir
kitaplarının yola çıkacağına ve ilerde bu kitaba ekleneceğine inanıyorum. Hasan
Varol’dan küçük bir dizeyle konuşmamı noktalıyorum.
Bir çocuk gibi kucaklıyor hayatı şiir
nefesiyle sevinçler hohlayan bir çocuk gibi kollarıyla
kucaklıyor hayatı şiir…
Aydan Yalçın
(Kurşun Kalem dergisi sayı 30, Temmuz - Ağustos 2014)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder